1925 ve Tarih Anlayışı Üzerine
sevgili S.Kurij'e Notlar - Mart 2002




Sevgili Seyithan Kurij

1925 Kürt Halk Hareketi adli makaleni büyük bir dikkat ve ilgiyle okudum. Yakın tarihimize ilişkin olsa da yalan yanlış bir şekilde tartışılan ve herkesin kendine göre ve çoğu zaman yanlış yorumladığı böylesi ciddi bir olayla ilgili giriştiğin çabayı öncelikle çok saygın bulduğumu belirtmek istiyorum. Kuşkusuz yorum gücümüz elimizdeki verilere, bilimsel akademik gücümüze ve kullandığımız metodolojiyle sıkı sıkıya bağlıdır.

Belirtmem gerekir ki makalenizde belirtilen bazı olgular bugüne kadar bilinenlerin bir tekrarı niteliğinde. Zaman darlığından ötürü bunu ileride size aktarmak istiyorum. En basta bütünlüklü bir metodolojik yaklaşım eksikliği taşıdığı görüşündeyim. Buna bağlı olarak da hareketin yöneldiği hedeflerden ziyade olayların oluş biçimleri, kişiler vs, gibi olgular öne çıkmış gibi görünüyor.Doğaldır ki bilgi ve belge eksikliklerinin olduğu durumlarda yazar kendi yorumunu katarak boşlukları tamamlamak gibi bir hak kullanabilir. Ancak bu tur müdahaleler yapıldığında bunu belirtmelidir. İkincisi Makalenizde bir takım boşluklar hemen göze çarpıyor. Örneğin C. Xalit Bey'in yakalanması Aralık ayında ve Piran’daki patlama ise 2 ay sonra, bu arada nerede ve nasıl Sêx Said’in Azadi'nin başkanlığına getirildiği muğlak bir konudur. Üçüncüsü, Azadi’nin programladığı olay Piran da patlak veren ve devam eden olaylar zinciri değildir. Sizin de bildiğiniz gibi Azadi kadroları ve liderleri tutukludurlar ve hareket onların inisiyatifleri dışında bir oldu bittiye getiriliyor. Dördüncüsü ve kanımca en önemli eksikliklerden biri bugün içinde bulunduğumuz durum ve özellikle 70’lerin ikinci yarısında başlayıp günümüze kadar sarkan hareketle ilişki ve bağlantıları oluşturulduğu zaman onumuzu aydınlatan, perspektifimizi açan bir niteliğe ulaşacaktı.

Senin de metninin başında ifade ettiğin gibi bazı nedenlerden ötürü kendi tarihi toplumsal gerçekliğimize çoğu zaman resmi devlet ideolojisinin gözlükleriyle baktık. Kemalist ideolojinin “gerici” ve “dış kaynaklı” temelli propagandaları maalesef çoğu zaman siyasal partilerimizi ve Kürt aydınlarının beyinlerini ambargo altına aldı. İstisnalar var kuskusuz. Geçmişte özellikle DDKO’larla başlayan süreçte bu Kemalist kuşatmaya ağır darbeler indirildiği ve resmi ideolojiyi param parça ettiğini söylersek abartmış olmayız diye düşünüyorum. Gündem dışı olduğu için burada kesiyorum. İkinci ve temel nedenlerden biride Türk “sol”unun üzerimizdeki kuşatmasından ötürü kendi gerçekliğimize yönelme konusunda gösterdiğimiz karasızlıktı. Bunu açmadan önce kısaca sunu da belirtip geceyim.

Türk “sol”u maalesef bütün bir süreci boyunca geç kalmış bir milliyetçiliğin bütün saldırgan özellikleriyle birlikte hep Kemalizm’in yanında saf aldı, bu uğursuz rolde yer aldı ve halen de birlikteliği devam ediyor. Türk – Yunan savaşını “kurtuluş” savaşı olarak ve M. Kemali devrimci görmeyen bir Türk solcusuna rastlayamazsınız. 1925 hareketinin dünya komünist hareketine gerici, feodal ayaklanmalar ve M. Kemalin enerjik devrimlerine karşı yapılan dini başkaldırılar olarak anlatılmasında gönüllü rol aldıklarını da unutmadık. Bu niteliğin Kürdistanlılarca iyi kavranılması gerekir. Türk sağı ve solu Kürdistan meselesinde eşdeğerdirler. Hatta çıkarları ulusal sınırların dışına taşan Türk burjuvazisi kendi solundan daha “ilerici” ve anti-kemalisttir. Türkiye’deki liberal siyasi oluşumların gerek “Kürt ” meselesi gerekse de AB süreciyle ilgili tavırlarıyla, örneğin Güney Kürdistan’daki gelişmelerle ilgili Türk Genelkurmayından daha çok kaygılanan Perincek’in tavırlarını yan yana koyarsak aradaki fark çok net anlaşılır.

Sorun yalnızca H.Kıvılcımlı, Perincek veya Y. Küçük gibilerle sınırlı olsaydı kimsenin bir diyeceği olmazdı ve nihayet bir kimlik ve var olma sorunu deyip herkes hak ettiği yere der geçerdim. Ancak senin de hakli olarak belirttiğin gibi M. Kemali’n mirasını devralan bu uğursuz sol, oluşturduğu ambargoyla yıllarca Kürt hareketinin kendi ülkesinin somut ve özgül koşullarına uygun kendi öz örgütlerini oluşturmasını engellemişti. Bu sosyal şoven sol tarafından her defasında başımıza kakılan enternasyonalizm teranesiyle ulusal kimliğimizden utandırılmaya, özgün görevlerimize yabancılaştırılmaya çalışıldık. Geri ve sömürge bir ulusun başı kabak, burnu sümüklü, baldırı çıplak bir ferdi olmaktan utanç duymamız ve kısa elden büyük bir enternasyonalist, bir komünist olmamız önerildi hep. Olanlar ise zehirli gazlarla katledilen, dipçiklenen, dağ başlarında parçalanan, sokak ortalarında kursuna dizilen, kan ve gözyaşı deryasında sonsuz acılar çeken Kürtlere oluyordu.

Nihayet herkes kendine yakışanı yapar. Kürdistan mücadelesinin de bir geleneği, kendine özgü kuralları ve değerleri vardır. Biz de kendimize yakışanı yapacağız.

Bilindiği gibi bağımsız Kürdistan’ı programlayan AZADÎ’nin kuruluş çalışmalarının olduğu yıllarda M. Kemal elinde padişah fermanıyla Anadolu’ya Hilafeti Kurtarmaya çıkmıştı. Gerek Koçgiri ayaklanmasının kanla bastırıldığı gerçeği gerekse de M. Kemal ve arkadaşlarının entrikacı ve sahtekar özelliklerinden dolayı hiç bir sözlerinde durmayacakları gerçeği AZADÎ kurucularının kendi çalışmalarına hız vermelerine yöneltti. M. Kemal ve I. İnönü’nün Erzurum da Cibranli Xalit Bey’le yaptıkları görüşmede kendisine 1921’den itibaren dondurulan rütbesinin yükseltileceği, ve bu maceradan vazgeçmesi karşılığında hükümette ciddi görevler verileceği ve daha bir dizi vaatlerde bulunmalarına rağmen C. Xalit’in “Sevr kararları uygulanacak” şeklinde karşılık vermesi ve hiç bir pazarlığa yanaşmaması AZADÎ kurucularının Kemalistlerin niteliğiyle ve mücadele hedefleriyle ilgili net olduklarını göstermesi bakımından önemlidir.

Cumhuriyetin kurulusuna kadar Kürt-Türk kardeşliğinden dem vuran Kemalistlerin bir süre sonra, tek ulus, tek parti ve milli şef politikalarına yönelmeleri ü gecikmedi. Uluslararası görüşmeleri, yanına aldığı meclisi mebusanın Kürt milletvekilleriyle ustaca atlatan Kemalistler bir süre sonra, Kürtlerin varlığını inkar ve yok etme temelinde bir etnik temizlik harekatına başlayacaklardı. 1925’te başlayan ve Dersim e kadar devam eden başkaldırılar, Kemalistlere gerek içte gerekse de dış politikada bir ulusu bütün bir varlığıyla, diliyle, kültürüyle inkar etme ve yok etmenin zeminini sundu ayni zamanda. Bu fiziki ve ideolojik yok etmenin yanı sıra birde Kemalistler, Kürtlerle ilgili işlerine gelmeyen bütün belgelere ya ambargo koydular yada yok ettiler. AZADÎ’nin lider kadrolarından, örneğin Cibranli Xalit ve Yusuf Ziya Bey’in idam edildikleri Bitlis Dava Dosyasının kapatılması ve günümüze dek açılmaması tesadüf değildir. İşte bu somut gerçeklik aynı zamanda bilgilerimizin ve yorumlarımızın koşullarını belirleyen bir durum. Ne zaman ki Kürtler dışa yöneldiler, yabancı araştırmacıların kaynaklarına ulaştılar, bu konudaki uçurumun o zaman farkına vardılar. Ama unutulmamalıdır, henüz gün ışığına çıkmayan binlerce olay ve olgu var, bunları araştırıp ortaya çıkarmak da başta Kürdistanlı araştırmacı ve bilim adamlarına düşmektedir. Bu anlamda giriştiğin bu değerli çalışmanı daha derinleştireceğini ümit ediyorum.

1938 Dersim direnişine kadar Kürdistan`da taş üstünde taş bırakılmazken son isyan dinamikleri de törpülenmişti. Önder kadroların dar ağaçlarında sallandırılmalarıyla ve katliamların vahşet sınırlarında gerçekleştirilmesinden ötürü toplumsal pasifikasyon, demoralizasyon ve yenilgi oluşturulmaya çalışılmıştı.

Bu geri çekilme ve suskunluk döneminden sonra ‘60’lı yıllara kadar Kürtlerin yok sayıldığı bir dönem yaşandı. Gerek DP döneminin kısmi demokratik ortamı, gerekse de Güney Kürdistan’da Barzani’nin öncülük ettiği popüler hareketin yarattığı coşku ve heyecan ile birlikte ilk kıpırdanışlar boy vermeye başladı.

Daha bir iki kuşak önce babaları, dedeleri, akrabaları darağaçlarında can vermiş, sürgüne yollanmış, felaketler geçirmiş, öfkeli ve acılı Kürdistanlı yurtsever ailelerin çocukları kavga zeminine akmaya başlamışlardı bile. Bu dönem Kürt hareketinin sosyalizmle tanıştığı ve sosyalist özlere kavuştuğu donemdir. Yani Kürdistan’da Marksist siyaset geleneğinin de başlangıcıdır. Kürdistanlılar modern felsefe ile diyalektik ile ve teori ile tanışmışlardı ve ileride gerek burjuva mahkemelerinde gerekse de Türk Soluna karşı kendilerini bu araçlarla savunacaklardı. Yalnızca örgütsel ve siyasal olarak değil, ideolojik, teorik ve felsefik olarak Türk solunun da vesayetinden kurtulmuştu Kürt hareketi. Bahsettiğim donem DDKO’ların biçimlendiği yıllardır.

Yukarıda kısmen değindiğim gibi bütün varlığıyla yok sayılan bir ulusun varlığının, dilinin, kültürünün bilimsel temellerle ispatlanma sorunu vardı. İşte bu yüzden DDKO’lar sorunu ülke ve ulus düzeyinde ele alamamışlardı, Doğu ve Doğulu Halkımızın varlığı, dili ve kültürü sorunu olarak etnik sorun düzeyinde ele almışlardı.. Doğu Mitingleriyle perçinlenen süreç Kürt aydınlarının daha çok bilinçlenmeleri ve halk ile belli bir diyalog ve bağ kurulması sağlanmıştı.

Önceleri 1958 de 49’lar olayı, 1969 da Güney KDP’sine bağlı olarak Türkiye parçasında seksiyon çalışması yapan Şivan Hareketinin siyasi çalışmasının yanı sıra, esas olarak 71 Diyarbekir yargılamalarında DDKO sanıklarının yaptıkları siyasi savunma ve cezaevi direnişleri, tarihsel olarak geri dönüşü mümkün olmayan bir süreci de başlatmış oluyordu. Burada sömürgecileri şaşkına çeviren gelişmeler oldu. Bugüne kadar tartışılması adeta tabu olan ve resmi ideolojinin inkar ettiği Kürt sorunu DDKO savunmasıyla ilk kez bilimsel - diyalektik bir yöntemle ele alindi, asıl yargılayanlar sanık sandalyesine oturtuldu.(Bakiniz, DDKO Dosyası I, Komal Yayınları 1975, Ankara) Burjuva yargıçların dudakları arasında giyotine yollanmayı bekleyen Kürt Halkı’nın varlığına DDKO’lar sahip çıktılar. Çağdaş Kürdistan tarihindeki yerlerini alan DDKO’ların kanımca ikinci başarısı da o güne dek sosyal şoven Türk “sol”u içinde yer alan Kürdistanlı devrimcilere ayrı ve bağımsız örgütlenme perspektifi açması.

Amacım Kürdistan tarihinden kesitler vermek değil, ayrıca buna yetkin biri de değilim ama yakın tarihimizde ciddi bir dönüm noktasıdır. Özellikle anlatmak istediğim olay şu: Toplumsal bilgi ve gerçekliğe ilişkin koşullar her defasında yeniden belirlenmektedir. Tam da bundan dolayı Marx her tarihi dönemin, bilgi ve gerçekliğe ilişkin tezleri o dönemin üretim tarzı tarafından belirlenmektedir diyor. Yani içinde büyüyüp geliştiğimiz toplumsal ve siyasal koşullar bilgilerimizin koşullarını da belirliyor. Bu ayni zamanda bilginin ve gerçekliğin göreceliğini de beraberinde getiriyor. Yakın tarihimize ilişkin değerlendirme eksikliklerinin bu koşullarla sıkı sıkıya bağlı olduğu kanaatindeyim. Örneğin DDKO’ların o günün koşullarında sorunu neden Ulus ve Ülke temelinde ele alamadığı anlaşılır bir olaydır.

Ancak aradan yıllar geçti, çok şey değişti, yer yerinden oynadı tabiri caizse... örneğin sonraki süreçte teorik-ideolojik inşa süreciyle birlikte Kürt partilerinin ortaya çıkışı, 80’den sonra burjuva mahkemelerinde siyasal programlarını savunmaları, siyasal örgütlenme ve silahlı mücadelenin hayata geçirilmesinden sonra bu kez DDKO’lardan gerilere savrulmayı bir türlü anlayamıyorum. (Öcalan’ın yakalanmasından sonra, geçmişteki Kürt direnişleriyle ilgili yaptığı yorumlara bakiniz).

İşin ilginç yani, Öcalan’ın şartlarında olmayanların ve kendine aydın ve devrimci diyen bir çok Kürdistan’lının 1925 ile ilgili Uğur Mumcu’nun yorumlarını bir milim bile aşamaması beni hayretlere düşürüyor. Bir çoğu için hareket en iyi durumda bir İslam - Kürt ayaklanması. Her ne demekse! R. Olson çok haklı olarak soruyor “o dönem Kürtlerin Hilafeti kurtarmada ne tür çıkarları olabilir?”

Gerek konunun dağılmaması gerekse de toparlayıp bağlamak için kısaca bazı tespitlerde bulunmak istiyorum.

1925 hareketinin üzerinden 77 yıl geçmesine rağmen canlılığını korumaktadır. Olayı hassas kılan yanda o günlerden günümüze kadar sarkan sürecin başlangıç noktası olusudur. Kurdistan tarihinde bir donum noktasıdır. Bugünleri doğru yorumlayabilmek için mutlaka dünü doğru okumak ve değerlendirmek gerekir. Unutmayalım ki bugünün birikimleri geçmiş kaynaklarda durmaktadır. Bir ulusun başına gelebilecek en acılı olaylardan biri tarihlerini başkalarının özellikle de düşmanlarının yazmasıdır. Onların yazacakları tarihin, bütün bir gerçekliğimizi tepe taklak edeceği, bize uygulanan soykırım ve imhayı gizleyeceği açıktır. Zaten bu onların görevidir de. Ancak garip ve anlaşılması zor olan şey, Kemalist ideolojinin yeniden üretiminde bizzat Kürtlerin gönüllü rol almasıdır ve tarihimizdeki ilerici ve devrimci değerlerin bizzat onlar tarafından ayaklar altına alınmasıdır.

Kemalist devletin bilgi ve belgelere koyduğu sansürde bir değişiklik yok, ancak, Kürdistanlı araştırmacı ve bilim adamları mutlaka tarihimizi aydınlığa çıkarmalıdırlar. En azından resmi ideolojinin bütün donelerini sorgulamakla işe başlamalıyız.

Birde bitirmeden 1925 hareketiyle ilgili yaygın olarak bilinen bazı yanlışlara cevap olması açısından kısa tespitlerde bulunmak istiyorum.

• 1925 hareketi, 1. dünya savasından sonra çok uluslu Osmanlı imparatorlugunun dağılıp parçalanma sürecine girmesiyle birlikte, o dönemki Kürdistanlı asker – sivil kadrolarca planlanan ve bağımsızlığı hedef alan bir hareketti. Bu anlamda Sêx Said adıyla anılması eksik ve yanlış bir yaklaşımdır.

• Hareketin temel öznesi AZADÎ örgütüdür. Örgüt, illegal çalışan modern bir savaş örgütüdür. Hücre örgütlenmesi ve kod isim sistemi geçerlidir. AZADÎ’yi göz ardı eden her yaklaşım olayın bütünlüğünü kavrayamamakta ve yanlış sonuçlara varmaktadır. İlk çıkış gerekçelerinden uzaklaşılarak Kemalist ideolojinin tuzağına düşülmekte, resmi tarihin versiyonları üretilmekte.

• Kuruluş çalışmaları 1922 (bazı kaynaklarda 21 de deniliyor)olup ilk kongresini 1924’te Erzurum’da yapmıştır. Yapılan kongrede alınan kararlara göre genel bir ayaklanma planlanacak ve uluslararası destek için diplomatik faaliyetlere yonelinecek. Sovyet Devriminin bölge dengelerinde yarattığı değişiklikler Kemalistleri İngiliz ve Fransızlarla pazarlık masasına oturtmuş Kürtler desteksiz kalmış ve yalnızlaşmışlardır. Bunun üzerine Sovyetlerden yardim istenmiştir. C. Halit Bey tarafından hazırlanan ve Y. Ziya Bey aracılığıyla Erzurum’daki Rus Elçiliğine gönderilen Protokol de Kürtlere yardim etmeleri halinde Bolşeviklerin Kürdistan’da örgütlenmelerine yardımcı olacağı güvencesi verilmiştir. Ancak Kemalistlerle olan flörtlerinden ötürü Rusların buna yanaşmadığı bir gerçektir. Kürdistan meselesi konusunda da tarihi, coğrafyaya feda ettiler.

• Örgütün lideri Cibranli Xalit Beydir, ancak onun dışındaki diğer kadrolarda en az onun kadar yetenekli, aydın ve yurtseverdirler. Sêx Said örgütün kurucularından olmayıp, gerek ateşli bir yurtsever olusu gerekse de 1924’teki Kongrede karar altına alınan yurtsever din adamlarının harekete çekilmesi kararına uygun olarak, akrabası olduğu Cibranli Xalit Bey’in ısrarları sonucu harekette yer alan önemli bir Kürt şahsiyetidir. Sonraki süreçte hareketin liderliğini üstlenmesi ise Yusuf Ziya ve Cibranli Xalit’in yakalanmasından sonra oluşan pratik bir durumdur. Keza bu donemden sonra da harekete fazla dini motif verilmemesi konusunda Cibranli Xalit Beyin Sêx Said’e iki mektup yazarak uyardığı da bilinen gerçekler arasında.

• Örgüt, imparatorluğun dağılarak yerini ulus devletlere bıraktığı bir süreçte ortaya çıkmış ve bağımsızlığı programlaştırmıştır. Bazı yorumcuların belirttiği gibi yeni Türk devletine karşı korunma içgüdüsüyle oluşturulan bir savunma mekanizması değildir. Kürdistan’in diğer parçalarındaki diğer örgüt ve şahsiyetlerle ciddi iliksileri vardır. 1924 yılında Halep’te yaptığı toplantı da Kürdistan’in diğer parçalarından önemli şahsiyetleri bir araya getirdi ve genel ayaklanma için 1925 yılının yaz ayları olarak belirlendi.

• Örgütün çalışmalarından haberdar olan ve rahatsız olan devlet hareketi provoke etmeyi önüne koyar. Hareketin liderleri tutuklanır. Erzurum’dan Bitlis’e getirilen Cibranli Xalit Bey’e gerek yolda gerekse de Bitlis’te iken yapılan kurtarılma tekliflerine karşılık Yusuf Ziya Bey ile birlikte “örgütlenmeye devam” talimatı verirler. Ancak Cibranli Xalit Bey ile Yusuf Ziya Bey’in canları pahasına engelledikleri provokasyon Piran’da gerçekleşir. Sonrası bilinenler.... Geçici başarılar kazansa da ortak bir kumanda merkezinden ve kadrolar ile liderlerin inisiyatif kuramadığı saman alevi gibi parlayıp sönen bir silahlı ayaklanma...

Sonuç, dar ağaçları ve sürgünler.

Elbetteki 1925 ve AZADÎ ile ilgili anlatılacaklar sadece bunlar değil.

Sorun, bir bütün olarak hepimizin sorunudur. Gerek tarihimizi anlama ve aydınlatma sorumluluğumuz gerekse de kavgaya gönül vermiş binlerce insanımıza, cezaevlerinde tükenen, bu uğurda sakat kalan ve şehit düşen tüm Kürdistanlılara karşı olan sorumluluklarımızdan ötürü, herkes elindeki belge ve bilgilerle tartışmaya katılmalı, bir şeyler katmalıdır.

Noktalarken, yaşamını Kürdistan’a adamış tüm şehitlerimizin anıları önünde saygıyla ve minnetle eğiliyorum.









Yayınlanmış Makale

Mafê Copyright © ya Peyamaazadi Hemû mafên bikaranînê parastî ne.

Dema hatî weşandin: 2005-11-29 (884 car hatiye xwandin)

[ Vegere paş ]

Access Denied