Geçmiş Muhasebe, "Yenilenme" ve Yeni Dönem Üzerine
Yayınlanmış Makale - 24 Ağustos 2002




Bilinçlerimizi yakından kuşatmaya alan dünyadaki ve bölgemizdeki alt-üst oluşlar ve değişimler içinde son yıllarda tartışma gündemine oturan “yenilenme” söylemi de beyinlerimize çarpıp durmaktadır. Yenilenme ihtiyacı bu denli isterik bir biçimde ifade edilmese de ve gerçek bir yenilenmeye olan ihtiyaç bu donem olduğu kadar hissedilmediyse de, somut ve genel bir değişim talebinin ifadesi olarak yaklaşık 9 – 10 yıldır tartışılan bir görüştür. Kavrama yüklenen anlamlar ile neden ve nasıl bir yenilenme tartışması şiddetlendikçe kendi içinde ve alta doğru bir dizi bayağı varyanta ulaştığını da soğukkanlılıkla tespit etmek gerekir. Kürt siyasal hareketinin son 30 yılda kazandığı tüm teorik-ideolojik-siyasal mevzileri haraç-mezat satılığa çıkaranlarda, öbür taraftan başka bir kulvarda daha sol yada “komünist” önerilerle ortaya çıkıp ideolojik göndermeler yapanlarında ortak paydası yenilenme söylemi.

Kısaca hareket noktaları ve yenilenmeden beklentileri bakımından birbirlerinden ayrılan ancak değişen tarihsel, toplumsal ve siyasal gerçekliklere uygun olarak hareketin yenilenmesi gerektiği konusu “yenilikçi” akımların birleştiği payda. Tamda bu nokta da hareketin hangi noktalarda yenilenmeye tabi tutulacağını saptamak ve değişimin asli boyutlarını yakalamak son derece önemli.

KUKM açısından yenilenme tartışması, somut siyasal pratiğin önündeki handikapları aşmaya dönük olarak ve yeni döneme daha güçlü ve sağlıklı girmeyi hedeflediği zaman bir anlam kazanacaktır.

Bu açıdan, en azından K.Kürdistan şartlarında yenilgi ile sonuçlanan teslimiyetçi pratiği açıklayan, radikal açıdan neleri nasıl kurtarabileceğimizi de bize gösteren pratik mücadeleyle kaynaşmış bir anlatıma şiddetle ihtiyacımız var.

Tabi radikalizm derken Kürdistan bağımsızlık ve özgürlük mücadelesinin stratejik tezleri ve ideolojik mevzilerini kastediyorum.

Trotsky nin dediği gibi “eğer uygun olmayan güçler dengesi, daha önce elde edilen siyasi mevzilerin korunmasına olanak vermiyorsa, hiç değilse ideolojik mevzileri korumak gerekiyor. Çünkü dişle – tırnakla yaratılan değerler, elde edilen tecrübeler bu ideolojik mevzilerde özleşmiştir”.

Yenilenme İhtiyacının Tarihsel - Sosyal Arka Planı

1990 lı yıllar dünyada ve bölgemizde ani ve şiddetli alt-üst oluşların cereyan ettiği yıllardır. Dünyanın ikinci güç odağı eski SSCB hücrelerine kadar ayrışarak atomize olurken, doğu bloğu da domino tasları gibi birer birer döküldüler. Devrevi krizleri kanatlara yayarak ve yerel savaşlar çıkartarak atlatan emperyalist sistem ise bir yandan “Yeni Dünya Düzeni” , “Post- Modernizm” ve “Küreselleşme” tantanalarıyla dünya çapında örgütlenmiş rakipsiz bir güç olarak egemenliğini ilan ederken, bir yandan da yeni güç alanlarının belirlenmesi noktasında kendi içinde bir ayrışma, kutuplaşma sürecine girmişti.

Siyasal-ideolojik ve örgütsel krizi daha da derinleşen dünya sosyalist hareketi için de yenilgi donemi başlamıştı. Yeni gelişmeler karsısında, politika üretemeyen sosyalist hareket meşruiyet temellerini sorgulamaya başladı. Çoğunluğu, önceleri utana sıkıla da olsa, sosyalist siyasal mücadelenin hemen hemen bütün tarihsel ve kültürel mirasını inkara yönelip, sistem içinde ileri demokratlığa soyunurken bir kısmi da büyük bir sorgulama, arayış ve “yenilenme” ile kendi varlık nedenlerini yeniden tanımlayarak yola devam ettiler.

Dünyadaki alt-üst oluşlardan anında etkilenen Kurt hareketi de eski Sovyetlerin ve doğu bloğunun çözülmesi ve sosyalizmin prestij kaybına uğramasıyla birlikte büyük bir boşluğa duştu. Zira K Kürdistan’daki örgütlenmelerin hemen hemen hepsi kendilerini sol olarak tanımlamışlardı. Kapitalist sistemin sosyalizm karşısında nihai zaferini ilan ettiği bu donemde sosyalist ve muhalif güçler sistemin rasyonellerine çekilerek ehlileştirilip legalleştirildiler. Bu şekilde oncu güçlere darbe vurularak bütün hareket de yenilgiye uğratılmak isteniyordu. İrlanda meselesi ve PKK’nin durumu gözlerimizin önünde canlı örnekler olarak duruyorlar. Sosyalist olarak yola çıkan örgütlerin birçoğu mevzileri birer birer terk edip yurtseverliği keşfediverdiler. Önce toplumsal hedeflerinden ve inançlarından arındırılan devrimci yapılar, bir süre sonra silahlarını da mezara gömdüler. Üzerinde yükseldikleri toplumsal dinamiklere inat, tarihsel olarak oluşan bütün toplumsal umut ve heyecanları da yok etmeye yöneldiler. İdeoloji ve amaca yabancılaşan yapılar sonuç olarak adına siyaset ürettikleri kitleleri de sömürgecilerin merhametine ve vicdanına terk etmektedirler. Daha düne kadar harekete önderlik edenler ansızın uğruna yüzbinlerin sokağa döküldüğü onbinlerin yaşamını feda ettikleri değerlerin yeni dünya gerçekliğine uymadığını açıklamaya başladılar.

Belirtmek gerekir ki 90’lı yıllar Kürdistan’da yalnızca kitlesel başkaldırıların yoğun olarak yaşandığı yıllar değil, gariptir aynı zamanda ideolojik ve siyasal olarak dibe vurduğu yıllardır da. Siyasal ve ideolojik yenilgi kapıdan içeri girmişti. Yoksa Kürdistan’da Kürt gerillaları askeri olarak yenilmemişlerdi. Onlara komuta eden siyasal önderlik yenilmiştir. Yoğun olarak kullanılan para, basım – yayım araçları ve gerillanın varlığından ötürü yenilginin boyutları nesnel olarak görünemiyordu.

Dolayısıyla Kürt hareketindeki bozgun birden bire ortaya çıkan bir süreç değil, dünyadaki ve bölgedeki değişmeler ile Kürt örgütlerinin yapısal durumlarıyla ve ilişkileriyle direk bağlantılı ve göstere göstere gelen bir bozgundur. PKK ve lideri Öcalan’ın durumunu ise bu anlatımına uymuyor. Kürdistan’da son 30 yıldır uygulanan devlet programının içinde duruyor.

90’lı yıllardan beri yaşadığı krizi aşamayan K. Kurdistan hareketi, Öcalan’ın “yakalanması”nın ardından daha ciddi bir krizin eşiğine geldi ve nihayet bugün yaşadığımız yenilgi ve teslimiyet süreci ile noktalandı. Bu ise programın en son ama en önemli halkasını oluşturuyor. Özellikle bu süreçten sonra, yani son 3 – 4 yıldır dayatılan “yenilenme” söyleminin siyasal içeriğini ise Öcalan’ın “ İmralı Savunmaları”nın manifestolaştırılması durmaktadır.

Bize, Kürdistan Ulusal Kurtuluş Mücadelesinin geldiği “yeni” boyut olarak yutturulmaya çalışılan “Demokratik Cumhuriyet” programının özü şudur: Kürtler ile sömürgeci Türk devleti arasındaki mesafeyi daraltarak, meşruiyetimizin ve varlık nedenlerimizin ortadan kaldırılmasıdır.

Kürtler, yenilgileriyle bile sonuçlanan bütün başkaldırılarında bir sonraki direnmenin dinamiklerini inatla korudular, büyüttüler ve sömürgecilere siyasi zafer fırsatı tanımadılar. Geçmiş isyan liderleri, darağaçlarına, sömürgecilerin yüzlerine haklılıklarını haykırarak, vahşet ve talanı lanetleyerek gittiler.

80 yıllık tarihi boyunca Türk devleti ilk kez böyle bir fırsatı ele geçirmiş durumda. Ve ilk kez bu kadar rahat nefes alıyor. 80 yıllık korkulu rüyası bizzat Kürtler tarafından bitiriliyor. Adını doğru koymak gerekirse, Türk devleti Kürt hareketini tasfiye planlarını A. Öcalan ve PKK üzerinden yürütmektedir. İşimizi güçleştiren, kolumuzu kanadımızı kıran olgu da budur. Varlık nedenimiz olan siyasal tezlerimizi ortadan kaldıran, bugüne kadarki başkaldırıları “dış mihrak”lara bağlayarak bizi emperyalistlerin maşası gibi gösteren ve M. Kemal’in devrimciliğinden dem vurup ırkçı sömürgeci tarih tezlerini bize dayatarak tarihimizi karartmaya çalışan A. Öcalan ve onun siyasal aksiyonudur. Bizler açısından nahoş olan bu durum kuskusuz KUKM bakımından da büyük bir talihsizliktir.

KUKM bugünlere gelene kadar çok ciddi badireler atlattı, bedel ödedi. İşkence, sürgün, onbinleri aşkın cezaevi mahkumu ve bir o kadar da parçalanmış cesetler geride bırakarak bugünlere geldi. Kürdistan, doğası ve toplumsal yapısıyla tar u mar edildi. Uzun vadede bile onarılması imkansız yaralar aldığımız bu büyük depremin enkazları altında iken, siyasal sürecimizden gerilere giderek ilk başladığımız yere gitmemiz istenmektedir bizden. Eğer bu sömürgeci burjuva demokrasisi adına ihanetin sinsice önerilmesi değilse başka nasıl açıklanabilir?

Sanırım bu noktada durup dünyadaki gelişmelere paralel olarak değişen Kürdistanli siyasal yapılanmaların yenilgimize nasıl zemin hazırladıklarını biraz daha irdelemekte fayda var.
Kod adı küreselleşme olan olgu, aslında kapitalizmin uzun bir zamandır karşı karşıya olduğu başta yönetim zaafı, toplumsal adalet, bürokratik devlet vs gibi alanlarda yaşadığı krizden çıkışın adıdır. Ekonomi politikası sosyal devlet modelinin eleştirisi üzerinden yükseliyordu ve bireysel mülkiyet hakkının dokunulmaz olduğu bir kez daha ilan ediliyordu. Devlet, ekonomi alanından iyice çekilerek rekabete dayalı pazar ekonomisi yeniden kutsanıyordu. Böylece yalnızca içeride değil, uluslararası ölçekte, devlet sermaye karşısında küçültülüp, ulus devletler süreci ortadan kaldırılarak, daha geniş bir alanda federatif yapılara doğru yöneliniyordu. (Dikkat edilirse Avrupa Birliğinin aslında ABD deki federatif yapıyı taklit ettiği ve ona benzemeye çalıştığı görülür). Birey atomize edilerek, sivil toplum örgütlemeleri ve işçi hareketi bir şekilde denetime alınarak, ulusal kurtuluş mücadeleleri ve sisteme muhalif güçler de legalleştirilip ehlileştirilerek sermaye hareketinin başını ağrıtan pürüzler giderilmiş olacaktı.

Sağa doğru kayışın hızla yaşandığı bir süreçte kimi Kürdistani yapıların ( PKK, 1999 sonrasında rizgari) da siyasal çözüm olarak Kürdistana federasyon önermeleri ne garip bir durumdur. Aynı şekilde o zamanlar PWDK de( Sürgünde Kürdistan Parlamentosu) aldığı bir kararla Kürtler için en iyi yönetim şeklinin başkanlık sistemi olduğunu ilan etmişti. O zamanlar henüz Öcalan “yakalanmamış”tı ve aslında işaret edilen baksan da Öcalan’ın kendisiydi.

Kısaca olup bitenler Kürt aydın ve örgütlenmelerini de etkilemiş, Kürdistanda iyice karışıklaşan siyasal durum biraz daha körüklenerek bir yandan küreselleşmeye ( yada biz neo liberalizm diyelim) UKM mevzilerinden katkı sunulmuş, diğer yandan da bir bildikleri mi var ? gibi bir imaj yaratılarak kitleleri aldatma yoluna gidilmiştir. Aslında küreselleşmenin etkileri 90 in başında Avrupa’daki aydın ve örgütlenmelerin beyinlerinde kök salmıştı. 1991 yılında yapılan rizgari konferansında Orhan Kotan konuyu tartışma gündemine açmak istemiş ancak büyük bir tepkiyle karşılanmıştı. Yıllar sonra anlaşıldı ki o gün için tepki gösterir gibi duranlar, aslında o anlayışa bağıra çağıra teslim olmuşlardı. Köy ve şehir arasında sıkışıp kalan siyasal kültürün radikalizm olarak sunulduğu bir ortamda gerçek tepkiler yakalanamamıştı. 1991 yılından itibaren PKK açıkça bağımsızlık karşıtı bir politika izlediği halde ısrarla bağımsızlıkçı tezleri PKK ile özdeşleştirmek başka nasıl açıklanabilir? Kadroların hızla savrulduğu ve parti programlarının düştüğü bu dönemden sonradır ki bağımsız teori ve siyaset üretme anlayışı da terk edildi. Siyasette vesayet dönemi başlamıştı. İlk elde çökertilen teorik siyasal tezlerimiz arasında sömürgecilik, bağımsız örgütlenme, ittifaklar anlayışı, ulusal birlik politikaları vs dir. Kısaca kendi silahlarımızla kendi kadrolarımızı, değerlerimizi, umutlarımızı ve hukukumuzu vurmaya başlıyorduk. Tam da bu dönem Kürtler arası iç çatışma ve çelişkilerin tırmandırılarak, Güneyde Birakuji nin boyutlanması tesadüfi olaylar değildi.

Yenilginin İç Koşulları

Konuya tersten bir soru ile devam edelim. On yıllardır verilen ve baksa siyasi coğrafyalardaki ulusal kurtuluş mücadelelerinden hiç de geri olmayan KUKM’ nin siyasal kazanımları neden bu kadar zayıftır ?

Kürdistan’ın zengin yer altı ve yerüstü kaynaklarına sahip olduğu, ayrıca stratejik acıdan da 2. dereceden bir öneme sahip olduğu için büyük devletlerin ilgisine mahzar olduğu ve sonuçta bizim irademize rağmen bölünüp parçalandığımız bir olgu. Ancak toplumsal olarak kendi yetmezliklerimiz ve siyasal yapılarımızdan kaynaklı nedenleri de cesaretle tespit etmek gerekir.

a) Ulusal Politika
KUKM nin en temel eksiklerinden birinin ulusal politika eksikliği olduğunu söylemek kehanet olmasa gerek. Bugüne kadar adına ister kongre ister cephe ne dersek diyelim bu tür oluşumlar için toplanan örgütlerin, uluslararası geçerliliği olan hukuki bir duruş saptamak yerine zaman zaman kendi örgüt hukuklarını dayatarak UKM zeminindeki bu tür ortaklıkları ortadan kaldırdıkları bilinen olgulardır. Ulusal diyalog oluşturulamayınca doğal olarak örgüt çıkarları UKM nin temel çıkarlarının önüne geçti. Gene ortak bir hukuk oluşturulamadığı için iç çatışmalarda örneğin YNK ve KDP, yada PKK ve Güneyli güçler arasındaki çatışmalarda hangi ölçüler kullanılarak taraf yada karşı taraf olunduğu da her örgütün söz konusu güçlerle çıkarları ve ilişkileriyle belirleniyordu.

KUKM nin çetin bir mücadele olduğu ve uzun bir süreci kapsayacağı, ayrıca dört parçada birden ve aynı anda bağımsızlığa ulaşamayacağımız da bilinen olgulardır. Dünyadaki bir çok modern devletin önce bir parçadan başlayarak ulusal birliklerini tamamladıkları, Almanya, İtalya, Yunanistan örneklerinde olduğu gibi, göz önüne alındığında aşağı yukarı benzer bir süreci bizimde yaşayacağımızı söylemek abartma olmasa gerek.

Ancak dikkat edilmesi gereken olgu, Kürdistan bir bütün olarak siyasal birliğine ulaşmadığı sürece parçalardaki kazanımların aynı zamanda bizler için bir trajediye de dönüşebileceğidir. Rum- Pontus halkının ve Ermenilerin başına gelenlere benzer şeyleri kastediyorum.

Siyasal konjonktür adına bugün Imralida ve Avrupadaki siyaset borsalarında kurşuna dizilmek istenen Ülkenin bağımsızlığı ve ulusun özgürlüğü düşüncesinde ortaklaşan tüm güçlerin önündeki acil gündem ulusal uzlaşmayı sağlamak olmalıdır. Bir yandan Güneydeki kazanımların korunup ilerletilmesi diğer yandan da Kuzeydeki mücadelenin sürdürülmesi bakımından önemlidir. Unutulmamalı, Kürdistanin değişik parçalarındaki mücadeleler birbirlerine karşı değil, birbirini desteklemelidir, bu açıdan Güneyin yegane garantisi diğer parçalardaki mücadelelerdir.

b) Diplomasi Anlayışı
Diplomasi alanında son 15 – 20 yıldır ülkedeki hareketliliğe paralel olarak bir çok şeyin yapıldığı doğrudur. Ancak önemli eksiklikler taşıdığı da ortada. Her şeyden önce ulusal bir dış politikadan ve onu yürütecek diplomatik temsil organlarından yoksunuz. Bir çok faaliyet mülteci kadrolarca veya diplomatik faaliyete hiçte uygun olmayan kadrolarca yürütülmüştür. Bugün, Ermeni ve Yahudi lobileri örneğinde olduğu gibi, bir çok parlamentoda bırakınız Kürt lobileri oluşturmayı. Birleşmiş Milletlerde bir gözlemci statüsü bile elde edememişiz. Dünyada devleti olmayan tek ulusuz. Diplomaside uluslar arası camiaya kendimizi yeterince tanıtamadığımız, ulus olmaktan doğan en basit haklarımızı bile kullanamadığımız ortada.

Ayrıca diplomasi yalnızca dış politika hedeflerinin biçimlenmesi değil, aynı zamanda uluslar arası sisteme entegre olmak demektir. K. Kürdistanlı yapılanmalar sol bir gelenek üzerinden yükseldikleri için uzun bir dönem için sistem içi çözümleri dışlayarak bir bakıma KUKM nin tecrit olmasına da katkı sunmuşlardı. Uluslar arası güç dengeleri içinde ağırlığı olan devletlerle diplomatik ilişkiler yerine, bölgedeki küçük devletlerle ve yer yer sömürgeci devletlerle kurulan ilişkiler sonucu diplomasi faaliyetinden beklenen sonuçların tam tersi durumlar oluştu.

Gerek ülkedeki mücadele bakımından gerekse de diplomatik temsil düzeylerinde ulusa ve ülkeye denk düşen bir politikanın zorunluluğu kendisini dayatmıştır. Her siyasal yapılanmanın bağlayıcılığı olmayan kendi programıyla sınırlı faaliyetinin UKM nin ihtiyaç duyduğu diplomasi olmadığı da ortada.

Ulusal diplomatik temsili mümkün kılacak olgu, ulusal demokratik güçlerin demokratik bir zeminde bir araya gelerek ortak bir siyaset anlayışına ulaşmalarıdır. Son yıllarda giderek artan Kürtlerin sorunlarının konuşulduğu ve Kurdistanla ilgili ciddi kararların alındığı platformlarda Kürtler halen bir taraf olarak bulunmuyor !

c) Silahlı Mücadele Anlayışı
Bilindiği üzere ulusal kurtuluş mücadeleleri içinde bulunulan siyasal konjonktüre, ulusal ve coğrafik özelliklere göre değişik biçimler alabilen bir halk hareketidir. Yani geometrik nesneler gibi koordinatları belirli değildir. Yani biz Kurdistan ulusal kurtuluş mücadelesini yalnızca silahla veya diplomasiyle de ifade edemeyiz. Bu kavramlar tek başlarına olguyu ifade edemediği gibi yalnızca bu araçlarla da çözülemez. Bizim KUKM den anlamamız gereken, ülkenin bağımsızlığı ve ulusun özgürlüğüdür. Bu da siyasal bir olgudur. Silah ise sömürgecilerin saldırıları karsısında onların sinir merkezlerine yönelerek caydırıcı olma, tıkanan siyasal kanalları açma ve sömürgecileri siyasal çözüme zorlama aracıdır. Bu bakımdan hedefleri nettir.

Oysa K.Kürdistanda silahlar “kurşun adres sormaz” sloganıyla patlatıldı. Sömürgecilerin askeri, ekonomik ve siyasi merkezlerini hedef almadan geniş bir alana yayılan silahlı hareket esas olarak devletin programına hapsoldu. Bu anlamda silahlı hareket gündem oldu ancak hiçbir zaman gündemi belirleyemedi. TC metropollerine, turistik, ekonomik ve hayati merkezlerine yönelemeyen silahlı hareket Kürdistan kırsalıyla sınırlandırıldı. Devletin Kürdistanı savaş alanına çevirme hesaplarıyla askeri hareketin duruşu üst üste düşüyordu. Gerilla hareketi bu anlamda hic bir zaman caydırma ve tehdit gücüne ulaşamadı. Sömürgecilerin Kurt ulusuna bu kadar insafsızca saldırmalarının bir nedeni de budur.

Bu konuda eklemek istediğim bir yan da su: K. Kürdistan da PKK dışındaki siyasal güçlerin bir sömürgeci güce dayanarak diğer bir sömürgeci güce karşı savaşma anlayışları olmamıştır. Ortadoğu alanına PKK den çok önceleri inen bir çok siyasal hareket de suriyede üzerine patent vurulan silahlarla silahlı mücadele başlatabilirlerdi. Zaten PKK nin serüveni de bu güçlerin alanı terk etmelerinden sonra başlıyor. PKK dışındaki diğer örgütler bu ilişkiler içinde silahlı mücadeleyi başlatsalardı acaba bugünkü tablo farklı olur muydu?

Kuskusuz farklı olurdu, çünkü bağımlı bir gücün yürüteceği silahlı bir program ile bağımsız bir gücün siyaset anlayışı farklıdır. Biz belki ikinci durumda eksiklikleri tartışabiliriz ancak birinci durumda sömürgeci veya bölge devletlerinden birine veya bir kaçına bağımlı olarak yürütülen bir siyasal programın Kürt Ulusunun bağımsızlık mücadelesi ile uyuşmayacağı ve ona karşı isleyeceği gün gibi ortadadır.

Kısaca Kürdistan da 15 yıl boyunca yalnızca TC askerine kurşun sıkılmamış, içine düşürüldüğü ilişkilerden ötürü umutlarımıza, kadrolarımıza ve hukukumuza da kurşun sıkılmıştır.

d) Kadro Sorunu
Toplumsal dinamizm ve siyasal mücadele kadrolara sıkı sıkıya bağlıdır. Bu açıdan bugün karşı karşıya olduğumuz manzaraya yol açan en önemli nedenlerden biri de kuşkusuz kadro sorunu gelmektedir. KUKM içindeki siyasal yapılar, bugün için kadroların gelişip serpildiği, siyasetin öznesi haline geldikleri, yönetme-yönlendirme sanatı edindikleri zeminler değil, likidasyona uğradıkları, demoralize oldukları, kirletildikleri ve kırıldıkları örgütsel mekanizmalara dönüşmüş durumdalar. Dar bir pratiğin kısır döngüsü içinde devrimci heyecan ve umutlarını yitirdikleri, kör bir döğüs içinde bile bile imhaya uğratıldıkları, aforoz edildikleri zeminler haline gelmiştir.

Daha önce de belirlediğim gibi, KUKM'de likidasyon, demoralizasyon ve etik değerlerdeki çürüme siyasal yapıların bizzat tepelerinde yaşanıyor. Kürdistan`da son 15 yılda silahlı hareketin de etkisiyle değişen değerler sistematiği, siyasal kadroların yetişme koşullarını ortadan kaldırmıştır. Varolanların da ya başlarını yiyip bitirmiştir, ya da postunu yüzüp cendeğini yere sermiştir. 80 sonrası dönemin de özelliklerine uygun olarak, kapsamlı ve uzun vadeli programların yerine, günübirlik programlarla hareket eden, insan-siyaset ilişkisinde daima şiddet öğelerini ön plana çıkaran ve her şeyi ona göre yorumlayan bir aktivist tip oluşmuştur. 80 sonrası donemin siyasi öznesi olan PKK`nin de katkılarıyla yaratılan tipoloji budur maalesef. Bir yandan Kürdistandaki aşiretçi geleneksel yapıdan diğer yandan stalinist sol kültürden beslenen bu tek boyutlu kadro tipinin eksiklikleri gerek DEP’le başlayan legal mücadele surecinde gerekse de Avrupa kaynaklı diplomasi çalışmasında çıplak gözle görülür hale geldi.

Bir yandan sistemin dayattığı değerler ile yarattığı yabancılaşmanın yanısıra parti içinde kendini ifade edememe ve muazzam parti otoritesi karşısında yalnızca ona itaat ederek kişiliği paramparça edilen bir kadro tipi yaratılmıştır. Partililer, parti program ve hukukundan doğan ilkelerle oluşturulacaklarına, bağlı bulundukları komutanların ve siyasi ağabeylerinin isteklerine uygun olarak terbiye edilip onlara benzetildi. Kısaca siyasal mücadele bir tür fotokopi yöntemiyle minyatürlerin çoğaltılmasını sağladı. Bu oyunda benzemek istemeyen ve farklı düşünen kimsenin hayat hakki yoktu. Siyasal literatürümüzde bolca kullandığımız karşı devrimci, provokatör, kavga kaçağı, objektif ajan vs. gibi daha bir sürü kavram çoğu zaman bu benzememekte inat edenler için kullanılan kavramlardı. Daha düne kadar en önde olan, sunulan bir kadro, görev ve sorumluluk altında olan bir militan ansızın sıfırlanabilir hatta infaz edilebilirdi.

Kısaca KUKM diplomasi anlayışından kadro politikasına, mücadele araç gereçlerine kadar bir dizi konuda kendini gözden geçirmeli ve döneme denk düşen yenilikler yapmalıdır. Dünün vazgeçilmez kabul ettiğimiz bir sürü araç gereci bugün için artık geçersizleşmiştir.

Bizim yenilenmeden anladığımız, KUKM’nin hareket tarzında bir yenilenmedir, yoksa yağlı ilmeği boynumuza geçirip, ardından da ayaklarımızın altındaki sehpayı kendimizin tekmelememizi kimse yenilik adına istememelidir bizden.

Kısaca yenilenme tartışmalarının siyasal içeriklerini kendimce anladığım kadarıyla anlatmaya çalıştım. Kuskusuz gerek 15 yıllık silahlı mücadelenin sonuçlarını gerekse de içinden geçtiğimiz dönemi farklı yorumlayanlar da olacaktır. Bunları da doğal ve saygılı karşılıyorum.

Ancak ulusumuzun geleceğini ipotek altına almak istemiyorsak, umutlarımızın yeşereceği bir ülkemiz olsun istiyorsak ve yarın çocuklarımız veya torunlarımız aklaşan sakallarımıza tükürsün istemiyorsak, meşru direnme mevzimizi tutmak ve direnmek zorundayız. Çünkü süreç hiç bir “ama” ya ve “fakat” a yer bırakmayacak kadar net işliyor!

daracibran@yahoo.com


24 Ağustos 2002








Mafê Copyright © ya Peyamaazadi Hemû mafên bikaranînê parastî ne.

Dema hatî weşandin: 2006-02-23 (907 car hatiye xwandin)

[ Vegere paş ]

Access Denied