Bugüne
değin yapılan Çerkes Ethem çalışmalarını (Cemal Şener vs.) nasıl
değerlendiriyorsunuz?
Türkiye’deki
rejimin resmi bir tarihi var. Bu tarihe göre, Ethem Bey haindir. Bugüne değin
Kutay’dan Şener’e kadar kimi yazarların Çerkes Ethem hakkında yaptıkları
çalışmaları, mikroskopun altına koyduğunuz zaman, resmi tarihin sağdan veya
soldan yorumlanması olduğunu görürsünüz. Rejimden ve tabii onun resmi tarihinden
kopulmadığı taktirde, uğraşılan tarihi anın, şurasına veya burasına ilişkin
yapılan kimi eleştirelmiş gibi gözüken‘tespitlerin’ kıymeti harbiyesi olmaz.
Çünkü, Cemal Şener’in kitabında da görülebileceği gibi, yazar, resmi tarihin
esiridir. Ne diyor Şener?
Çerkes
Ethem-Mustafa Kemal çatışması, M. Kemal’in yengisi ile sonuçlandı. Osmanlı
teokratik yönetimi ise yerini lâik cumhuriyet idaresine bıraktı... Bir dizi
unsurunu eleştirebiliriz. Ama Osmanlı yapısı düşünüldüğünde ilerici harekettir.
Emperyalizme karşı ulusal kurtuluş hareketi olduğu için de anti-emperyalist bir
harekettir.
Acaba
Çerkes Ethem bu kavgayı başarsaydı ne olurdu? Doğrusu bu konuda kesin hatta
olumlu konuşmak pek mümkün değildir
Burada
kaçınılmaz olarak üç noktaya değinilmesi gerekmektedir. Birincisi, 1914-1918
arası yaşanan Birinci Emperyalist savaştan otuz sene evvel, Friedrich Engels’in,
muazzam bir uzak görüşlülük ile dile getirdiği şu sözleri aktarmama müsade
ediniz.
Prusya-Almanya
için, bir dünya savaşından, hem de boyutları ve yıkım şiddeti açısından bugüne
dek tahayyül edilmemiş ölçüde bir dünya savaşından başka bir savaş artık mümkün
değildir. Sekiz ile on milyon asker birbirini boğazlayacak ve bu şekilde,
şimdiye kadar hiçbir çekirge sürüsünün yapamadığından çok daha çorak ve
harabedilmiş hale getirene kadar, Avrupa’yı iliğine kadar kurutacaklar. Üç ya da
dört yıl içine sıkıştırılmış ve tahribatı da tüm bir kıta da Otuz Yıl Savaşı’nın
yıkımı; açlık, veba, ağır sıkıntı ve ızdırapların halk kitleleri ve ordular
üzerinde yaratacağı moral bozukluğu; ticaret, sanayi ve kredi alanlarındaki suni
mekanizmalarımızın umutsuz kargaşasının genel iflasla sonuçlanması;
-şimdi lütfen dikkat buyrunuz- düzinelerce tacın kaldırımlara yuvarlanacağı
ve bunları yerden kaldıracak kimsenin bulunamayacağı ölçüde eski devletlerin ve
bunların nasıl sonuçlanacağı ve kimin muzaffer çıkacağını önceden
kestirebilmenin mutlak imkansızlığı; sadece bir tek netice mutlak olarak
bellidir: genel bitkinlik ve işçi sınıfının nihai savaşı için koşulların
oluşması.
Kendimizi
o günlere ışınladığımızı var sayalım. Osmanlı imparatorluğunun çivisi çoktan,
daha savaştan önce çıkmış durumda idi. İmparatorluğun savşa katılmasının
nedenlerinden biri de, tahtı ayakta tutmaktı. Fakat, savaş, Engels’in izah
ettiği tüm detayları ile Osmanlı İmparatorluğu’nu da yerle bir etti. Kitabıma,
Mustafa Kemal’in, Enver Paşa’ya yazdığı 20 Eylül 1917 tarihli raporu bilerek
koydum. Ne diyor Mustafa Kemal o raporunda?
“Harp
daha çok zaman devam ederse, bütün kısımları zaten felce uğramış olan hükümet
binası ve hanedan birdenbire çökebilir.
Tüm
bu aktarımlar bize neyi anlatıyor? Tarihin gelinen o aşamasında, bir takım
tahtların ve taçların, -tabii bu arada Osmanlı’nın da tacının ve tahtının-
gideceğini. Mustafa Kemal, bu tahliline rağmen daha uzun bir süre bu tacı ve
tahtı yerden kaldırıp, padişahı kurtarmaya çalışacaktır. Padişah ile Almanya’ya
yolculuğu sırasında, Ahmet İzzet Paşa ile yaptığı görüşmelerde, hükümette
yeralmak istdiğini sürekli dile getirdiğini biliyoruz. Daha sonra Samsun’a
çıktıktan sonra da, Anadolu’da oluşacak olan hareketin Padişah’a karşı
gelmiyeceğini defalarca temin etmeiştir. O nedenle, zaten yıkılmakta ve
çökmekte olan Padişah’ın, Mustafa Kemal tarafından düşürüldüğünü söylemek
ve bu hareketi ilerici olarak tanımlamak doğru değildir. İngilizlerin
gözünde bütün uşak olma değerini bile yitirmiş olan Padişah’a, Ankara, son
merhamet darbesini vurdu derseniz, evet kabul derim. Ama ala ve vala ile, bu
olayı büyütüp, devrim gibi köklü bir toplusal transformasyon ile aynı kefeye
korsanız, bunu, bilimsel olarak kimselere anlatamazsınız. Çünkü, örnek vermek
gerekirse, düşürüldüğü söylenilen Halifelikten, olduğu gibi ordu ve
bürokrasi aygıtının yanı sıra olduğu gibi feodal üretim ilişkileri de
devralınmıştır.
İkincisi,
Kemalist hareketin anti-emperyalist olduğu doğru değildir. 17 Kasım 1918
tarihinde, Mustafa Kemal’in Mimber gazetesinde yayımlanan röportajını
burada örnek vermek isterim. Aynen şöyle diyor Mustafa Kemal: “İngilizlerin
Osmanlı milletinin hürriyetine ve devletimizin istiklaline riayette
gösterdikleri hürmet ve insanlık karşısında yalnız benim değil bütün Osmanlı
milletinin İngilizlerden daha iyiliksever bir dost olamayacağı kanaatiyle
duygulanmaları pek tabiidir.”
Keza
Mustafa Kemal, 1919’da Samsun’a çıktıktan sonra da çok yalın bir şekilde,
"Padişah ve İtilaf devletleri ile düşmanlık durumuna girilmeyeceğini"dile
getirmiştir. Bunu en meşhur Kemalist yazar Avcıoğlu dahi kabul etmektedir. Bu
örnekler bize, Mustafa Kemal’in, "reel politik" davranan, emperyalist sermaye ve
siyasetin çekim merkezinin dışına çıkmamayı taahüt eden bir üçüncü dünya
politikacısı olduğunu göstermektedir.
Üçüncüsü,
Çerkes Ethem’in, bir programı olmadığını, emperyalizmden ve erkanı harp
paşalarından gocunan geniş köylü kitlelerinin ve ufukları dünyaya milli
burjuvaca bakanların temsilcisi olduğunu kitapda izah ettim. Bu ölçekteki
birisinin, es kaza iktidara geldiğinde, yapacaklarının matah bir şey olmayacağı
açıktır. Neden? Çünkü, gocunduğu dünyadan, idelojik olarak hala beslenmektedir.
Fakat, komünistlerle iyi geçinen ve dönemin Sovyetleri ile pek çok konuda
örtüşen ve onların etkisi ile yeniye açık bir Ethem’in daha kararlı bir şekilde,
eski rejimden köklü kopmasının imkanları varolabilirdi diye de düşünülebilir.
Çünkü, en azından 1920’nin ortalarında Ethem Bey’de bunun emareleri görülmüş
olunacak ki, kimi Sovyet yazarları Onun hakkında “Komünizm’in, ona bir
Müslüman ahlâkı atfeden, ilkel ve bilisiz, fakat nisbeten dürüst yorumları”
demişlerdi.
Size
göre Çerkes Ethem’in iktidar savaşını kaybettiği kırılma anı neresidir?
Elimizdeki
veriler, Ethem Bey’in yalnız başına bir iktidar savaşı verdiğini göstermiyor.
Bilakis, Ethem Bey’in, biraz evvel bahsettiğim kimi milli burjuva ve komünist
güçlerle birlikte, ilkin Yeşil Ordu ve daha sonra da Halk İştirakyun Fırkası’nın
kuruluş aşamasında ortak hareket etmeye çalıştıklarını gösteriyor. Karşı taraf,
yani Mustafa Kemal cephesi, bu durumu anında gördü. İlkin tatlı sert müdahaleler
ile yanına çekmeye çalıştı. Ardından da baktı olmuyor, tasfiye yolunu seçti.
Bugüne
değin Ethem’in “hain” olarak yazılmasını Türk resmi tarih yazımında nereye
koyuyorsunuz. Yunanlarla işbirliğine gitmesini nasıl değerlendiriyorsunuz?
Bence
hain tanımı yapmakla, resmi tarih doğası gereği hareket ettiğini göstermekte.
Ethem Bey, Yunan hatlarından geçiş talebinde bulunmamış olsaydı da, hain diye
adlandırılacaktı. Neden? Hakim sınıflara kafa tuttuğu için. Tarihe bir bakın.
Kimler, hain, anarşist, terörist diye damgalanmakta? Hakim sınıflara kafa
tutanlar. Yani, Çerkes Ethem, Nazım Hikmet, Yılmaz Güney...bunların hepsi,
tarihin o anında sisteme ve onun hakim sınıflarına eyvallah demedikleri için
hain olarak damgalanmışlardır. Ve doğrusunu söylemek gerekirse, Nazım Hikmet
Ran’ın o meşhur vatan haini şiirinin dizelerini hatırlayacak olursak,
hakikaten de, evet bu saydığım insanlar vatan hainidirler. Pekii ya bu
insanların geniş halk kitleleri ve ezilenlerin nezdinde durumları nedir?
Onlardan büyük bir saygı ile bahsedilir. Ezilenlerin gönlünde taht kurmuşlardır.
O nedenle, provakatif bir tanımlama yapacak olursam, Çerkes Ethem, sistem
tarafından, onun hakim sınıfları tarafından, hain olmaktan çıkarılıp, affa tabi
tutulduğu taktirde, ehlileştirilmiş ve değerini yitirmiş olur. Hakim sınıfların
onu hain diye adlandırmaları, Ethem Bey açısından bir şereftir.
Şimdi
Yunanlılarla işbirliği meselesine gelecek olursak. İlkin herkesin ezberini
bozup, kendisini Ethem Bey’in yerine koyup, şu nokta üzerinde düşünmesi lazım.
Yaklaşık bir senedir Yunan kuvvetlerine Batı Cephesinde kök söktürüyorsunuz.
Ankara ile aranızdaki çelişki artık kendisini silahlara terk etmiş. Kendinizi
birden, iki ateşin arasında buluyorsunuz. Ne yapacaksınız? Harp sanatı açısından
bakıldığında, Ethem Bey’in gerçekleştirdiği şey, tam anlamı ile bir mucizedir.
Bu hem askeri açıdan hem de siyasi açıdan böyledir. Çünkü Ethem Bey, takriben
500-1000 km’lik bir güzergah üzerinde, 700’e yakın savaşçısı ile, bir aya yakın
bir süre boyunca bu bahsettiğim iki ateş arasında, gayri nizami savaşın
kurallarını uygulayarak, zaman zaman Ankara, zaman zaman da Yunan kuvvetleri ile
sıcak temas yaşamasına rağmen, ne Ankara’nın eline geçmiştir ne de Yunan
kuvvetlerinin hizmetinde hareket etmeyi kabul etmiştir. Yunan tarafına verdiği
mesaj aşağı yukarı şudur. Size kök söktüren ben, şimdi savaş alanının dışına
çıkıyorum. Nötr kalacağım. Bana geçiş hakkı verin. Dediği ve yaptığı budur
ve bunun kanıtları kitapta vardır. Yunan tarafı tabii ki, daha fazlasını
beklemiştir. Ethem Bey’den beklediğini alamamıştır. Fakat netice itibarı ile,
Ethem Bey’in geçiş hakkının kabul edilmesi, Yunan tarafı açısından bir moral
üstünlük olarak telakki edilmiştir. İlginçtir. Ethem Bey, geçiş hakkını elde
ettikten sonra, ne İzmir’de kaldığı günlerde, ne Atina’da kaldığı günlerde ne de
ömrünün sonuna kadar kalacağı Ürdün’de, Yunan veya İngiliz makamları tarafından
maaşa bağlanmamış, el üstünde tutulmamış, Ankara’ya karşı cepheye sürülmemiştir.
Ve bu bahsettiğim tarihlerde, söz konusu ülkelerin kayıtlarında, Ethem Bey
hakkında övücü söz bulunmaz. Bilakis, mimlidir ve tehlikelidir. Ne yaptığı her
zaman bilinmek istenir. Arşiv kayıtlarından bu belgeleri kitaba aldım.
Size
göre Çerkes Ethem, 1920’lerde desteğini çekmiş olsaydı Kurtuluş savaşı
kazanılabilir miydi?
Sorunuzdaki
Kurtuluş Savaşı formulasyonu bence doğru değil. 1919-1923 arası dönem, bence,
daha çok bir iç savaştı. İngiliz, İtalyan ve Fransız kuvvetleri ile resmi Ankara
güçleri arasında kati surette bir savaş yaşanmadı. Bu kuvvetlere karşı yerel
halkın silaha sarıldığı doğru. Ancak bunun Ankara’ya mal edilmesi mümkün mü?
Bence değil. Ankara kuvvetlerinin çarpıştığı kuvvet ise Yunan kuvvetleri. Peki
bunun dışında siyaset ve çatışma nerelerde odaklanıyor? Yerel ayaklanmalarda,
gayri resmi kuvvetlerin tasfiyesinde, muhalif siyasi gurupların veya dini ya da
etnik cemââtların ezilmesinde ve/veya Meclis’de, karargâhlar da ya da İstiklâl
Mahkemeleri’inde. Bu gayet normal. Çünkü Padişah ve saray giderek çöküyor. O
konjonktürde boşluğu doldurmaya çalışan sınıflar ve onların temsilcileri siyaset
sahnesinde yerlerini almaya başlıyorlar. Aralarındaki çelişki antagonist. Şiddet
ile çözülmek zorunda. O nedenle müthiş bir iç savaş yaşanıyor. Ve bence
İngiltere de bu durumu görüyordu. Yunan Subayı Christos D. Karassos’un
anılarında bu anlatığımı destekleyen oldukça ilginç bir bölüm var. Müsadenizle
okumak istiyorum.
"İngiliz
Generali Milne’nin çektiği hattın öte tarafında, Türkler, istedikleri gibi
ordularını ve devletlerini yeniden yapılandırmaktaydılar.
“Yunan
ordusu, Kemal’in güçlerine karşı ilerleme özgürlüğüne sahip değildi. Ordumuz,
cephe hattı boyunca Türk saldırılarına karşı pasif direniş gösteriyor ve bu
hattı muhafaza etmeye çalışıyordu.”
“27
Ağustos’da Yunan Genel Kurmayı’nın İngiliz Genel Kurmayı nezdinde yaptığı
itirazlar üzerine, general Milne, cephe hattımızın bir ilâ bir buçuk km.
genişlemesine izin verdi. 16 Ekim 1919'da ise, hem bulunduğumuz bölgelerde
operasyon yapılması için, hem de, saldırı olduğu takdirde geri püskürtebilmek
için 3 km. ilerlememize müsade edildi."
Karassos’un
dedikleri bugüne kadar düşünmemiş olanları düşündürmeli. Görülüyor ki, İngiltere
ve müttefikleri, Ankara’daki yeni oluşumu ikna etmek için, Yunan kuvvetlerini
kâh dizginliyor kâh saldırtıyor.
Şimdi
gelelim sorunuzun ana boyutuna. Yukarıda söylediklerimi de göz önünde
bulundurarak sorunuzu şöyle algılıyorum. Çerkes Ethem, 1920’lerde desteğini
çekmiş olsaydı iç savaşı kazanabilir miydi? Bence sorun bu değil. Zira savaşı
kazanmak, işin yarısı. Emiliano Zabat’da kazanmıştı. Yunan iç savaşında Aris
müthiş bir askeri güçle karşı koymuştu. Ethem Bey bunlar gibi biri olabilirdi.
Fakat, tüm bunlar gerçek bir zafer için kafi değildir. Dilerseniz başka bir
faraza üzerinde duralım.
Şayet
Mustafa Suphi’nin Türkiye Komünist Fırkası, ulusal düzlemde İttihatcı,
uluslararası düzlemde ise İkinci Enternasyonal’in ideolojisinden köklü bir
şekilde kopmuş olsaydı; Sovyet Rusya’nın meşru ve haklı olan çıkarları ile
Anadolu devriminin çıkarları arasında sadece birlik değil aynı zamanda, çelişki
olduğunu da kabul etseydi; Kendi bağımsız çizgisi doğrultusunda işçileri ve
özelliklede köylüleri saflarına çekip, parlementerist ve legalist yol yerine,
hem toprak devrimini hem de işgal kuvvetlerine karşı devrimci yolu tercih
etseydi; Ethem Bey’in kuvvetleri ile bu bakış açısı doğrultusunda ittifak
yapsaydı; tarihin seyri bambaşka olurdu. Kaybetseler dahi, böyle bir akımın
bırakacağı siyasi miras bambaşka olurdu.
Yamauchi’den
alıntı yaparak Kurtuluş savaşındaki kadroları “Konformistler” ve
“Nonkonformistler” olarak ayırıyorsunuz. Sizce Ethem neden ilerleyen zaman
içerisinde savaşı yönlendiren “Konfirmistler” içinde yer almadı?
Kitapta
okumuşsunuzdur. Daha işin başında, örneğin Sivas Kongresinde, İsmet İnönü’nün
Kâzım Karabekir’e yolladığı Yaşamak için tek uygun çare Amerikan mandasdır
içerikli bir mektubu var. Tabii bu işin arkasında sırf bu iki kumandan yok.
Ahmet İzzet Paşa var, Saffet Arıkan ve diğerleri var. Bilal Şimşir’e göre
Mustafa Kemal’in de başlangıçta, Amerikan mandasına hayırhah baktığı yönünde
görüşler var. Bunlar başlangıçta rüşeym halinde. Daha sonra Mustafa Kemal’in,
Nutuk’ta söyledikleri var. Ne diyor? Kurtuluş yolu ararken iki şey
olmayacaktı. İlkin, İtilaf Devletlerine karşı düşmanlık durumuna
girilmeyecekti... diyor. Şimdi tüm bunlar, Konformistlerin, işin başından
beri emperyalistlerle uzlaşmaya gönüllü olduklarının delili. Emperyalist,
kapitalist dünya sistemine entegre olmaya hazır olduklarını gösteren kuvvetli
veriler. Bu yorumumun ön yargılı ve abartılı olduğunu varsayalım. Pekii,
Cumhuriyet’in ilanından üç sene sonra, mesela bu Konformist kadroların başında
gelen, İsmet İnönü’nün, Adana’daki Fransız sermayeli fabrikalardan birinde
hissesinin olmasını neyle açıklayacağız. Açın bakın. TKP’nin 1926 Viyana
Konferansı’na katılan Adana delegesi bu durumu, parti konferansında rapor
ediyor. Aslında, burada eşyanın doğal gelişim seyrini görüyoruz. Cumhuriyet’in
kurulması ile birlikte, konformizm, komprador bürokrasiye ve/veya komprador
kapitalizme dönüştü.
Tarihle
uğraşanlar bu detayları yıllar sonra, arşivlerden, kitaplardan öğreniyorlar.
Ethem Bey gibi muharebenin bizzat içinde olanlar ise, Konformistlerin,
emperyalistlerle giriştikleri pazarlıkları vakti zamanında gördüler.
Konformistler doğal olarak, Ethem Bey gibi milli burjuvalara ve onların silahlı
güçlerine ve kaçınılmaz olarak da komünistlere yaşam hakkı tanımıyordu ve
tanımayacaktı. İktidar olamayanlar bir tercih yapmak zorundaydılar. Bu tercih,
Ethem Bey gibilerinin sınıfsal bakış açısından kaynaklanan, milli burjuva, anti
emperyalist bir tercihti.
Çerkes
Ethem ve Ali Fuat Paşa’nın Gediz taaruzu yok sayılıyor ve Ali Fuat Paşa Moskova
elçiliğine tayin ediliyor. Bu anlatımdan hareketle “Merkez”in niyeti savaşı
kazanmaktan çok iktidarı elde tutmak” diyebilir miyiz?
Hakikaten
bir başarı olan Ekim 1920 tarihli Gediz taaruzunu bir yenilgi olarak
göstermekle, hakikaten bir başarısızlık örneği olan Ocak 1921 tarihli İnönü
önlerindeki çatışmayı, Birinci İnönü Meydan Muharebesi olarak göstermek, ve
zafer olarak tanımlamak aslına bakarsanız resmi tarihin, gerçekleri ters yüz
etmekte ne denli hünerli olduğunun delilidir.
Bu
durumu anlamak için bir miktar gerilere gitmek gerekir. Gelişmelerin seyrini
dikkatli takip etmek gerekir. Ethem Bey, komutasındaki güçlerle, Ekim 1919,
Şubat 1920’deki Anzavur isyanlarını bastırıyor. Haziran 1920’de Yozgat’ta
Çapanoğlu isyanını bastırıyor. Temmuz ve Ağustos 1920’de Yunan taaruzlarını geri
püskürtüyor. Tam bu arada, düzenli ordunun denetimindeki Bursa, tek kurşun
atılmadan Yunan kuvvetlerinin eline geçiyor. Ethem Bey, işte bu ortamda
popülaritesinin doruk noktasındadır. Bolşevik güçlerle çok sıkı bağlara
sahiptir. Düşünün bir. O yıllarda 3000 adet dağıtılan İslam Bolşevik Gazetesi,
Seyyare Yeni Dünya, Ethem Bey’in desteği ile çıkmaktadır. Harp sanayisinin
merkezi denebilecek ve hatırı sayılır bir işçi potansiyelinin olduğu Eskişehir,
Ethem Bey’in denetimi altındadır. Şerif Manatov gibi komünistler bu şehirde
işçilere seminerler vermektedirler. Eskişehir sokaklarında, Ethem Bey ve
yandaşlarının subaylık mesleği ve zorunlu askerliğe karşı propaganda yaptıkları
görülmüştür. Ethem Bey’in güçlerinin safında 700 kişilik bir Bolşevik taburu
oluşturulmuştur. Ethem Bey’i öven, komünist tarzda marşlar bestelenmiştir. Ve
Ankara’da mecliste, düzenli ordu meselesi sorgulanmaya başlanmış, hatta, ordu da
rütbelerin kaldırılması fikri bile gündeme gelmiştir. Şimdi siz resmi tarihin
yerinde olsanız, Ekim 1920’de, bu şartlarda, Ethem Bey’in popülaritesini daha da
artıracak olan Gediz taarruzunu bir zafer olarak adlandırır mısınız? Hayır
adlandıramazsınız. Yaparsanız, Yunan düzenli ordusuna karşı gayri nizami
partizan savaşını kabul etmiş olursunuz. Bu Konformizmin felsefesine aykırıdır.
Konformistlere
göre, savaşın bir an evvel bitmesi yegane çıkar yoldur. Savaş, ne kadar uzun
sürerse, savaş sahnesindeki tüm aktörlerin -ezen ve ezilen sınıfların-
niyetleri, arzuları, hülyaları hepsi zambak gibi açacak ve kendisini ele
verecektir. Kimin neyi niçin yaptığı ortaya çıkacaktır. Savaşa kumanda eden,
hakim sınıflar ve onların ideolojisi bunu katiyen arzu etmezler. Düzenli bir
ordu, sonuçta, fakir halkın evlatlarının zorunlu olarak, emir-kumanda ile -siz
buna cebir deyin- birarada tutulması demektir. Bu arada yöneten ile yönetilen
arasındaki çelişki, hele hele savaş şartlarında kendisini çok bariz bir şekilde
gösterir. Böylesi bir ordunun savaşı çabuk bitirmesi kendi hayrınadır.
O
nedenle, Konformistler, Gediz’in bir mağlubiyet olduğunu söyleyip, bu cepheyi
-yani Batı Cephesi’ni- yeniden tasnif etmek zorundaydılar. Yapılan da bu
olmuştur. Netice itibariyle, Konformistler, hem savaşı kendi dünya görüşleri
doğrultusunda kazanmak hem de iktidarlarını pekiştirmek ve muhafaza etmek
zorundaydılar.
Çerkes’in
Mustafa Kemal ve Ankara yönetimine çok ağır telgrafları ve sözlerini kitaba
koymuşsunuz. Yasal zorunluluklardan dolayı kitaba koymadığınız başka belgeler
oldu mu? Yani Çerkes’in daha ağır sözleri ve ithamları var mı?
Ben
bu çalışmaya başladığımda, her şeyden evvel katiyen bir oto-sansür uygulamadım.
Hiçbir yayınevinin de uygulamasına müsaade etmedim. İletişim Yayınları,
kitaptaki Ethem Bey’e ait
bölümleri çıkarın
dedi. Kabul etmedim. Ne kitabın birinci baskısını yapan Belge Yayınları ne de,
ikinci baskısını yapan Versus Kitap benden böylesi bir talepte bulundular. Her
ikisi de onurlu bir duruş sergilediler.
Kitaba
yazdığım önsöz de, Ethem Beyin, ömrünün geriye kalan takriben yirmi yıllık
döneminin araştırılması gerektiğini belirttim. Elimdeki arşiv materyalleri ile
-Ethem Bey’in kitaba aldığım risalesi hariç-, yaptığım araştırmayı 20’lerin
sonlarına kadar takip edebildim. Şartlar el verdiğinde bu araştırmayı devam
ettireceğim. 30’lu ve 40’lı yıllara ilişkin o zaman değerlendirebileceğim kimi
materyalleri, örneğin, Ethem Bey’in değil ama ağabeyi Reşid Beyin kaleme aldığı
mektupları, çalışmanın ikinci bölümü diyebileceğimiz kitapta değerlendireceğim.
Çerkes’in
asıl mücadelesi İsmet İnönü ile mi yoksa Mustafa Kemal ile mi?
Ethem
Bey’in 31 Aralık 1921’de Genel Kurmay Başkanlığı’na çektiği, Bâki İlk Selam
sözleri ile biten telgrafı, çok açık bir biçimde, sadece İsmet İnönü veya
Mustafa Kemal’i değil, onlarında ve diğerlerinin de içinde olduğu bütün bir
kurumlar zincirini (Ordu ve Meclisi) karşısına almaktadır. Dolayısıyla, kimi
tarihçilerin, Ethem Bey ile Ankara arasındaki anatonizmanın neticelerini, İsmet
İnönü’ye havale etmeleri, ya da Mustafa Kemal’in bunlardan hiç haberi yoktu,
birilerinin dolduruşuna geldi türünden izahatlara kalkışmaları gerçeklerle
bağdaşmamaktadır.
Ethem
Bey, muhtelif aflar çıkmasına karşın neden Türkiye’ye dönmek istemedi. İsmet
Paşa’nın süren iktidarı bunun en önemli sebebi olabilir mi?
Benim
de tahminim bu yönde. Fakat bu sorunuzun cevabı, araştırmanın ikinci bölümünün
konusu. Bu konuda elimizde şimdilik hiçbir veri yok.
Bu
çalışmayı ne kadar zamanda tamamladınız. Hangi kaynaklara ulaştınız?
Çalışma
dört sene sürdü. Sırasıyla, Alman, Fransız, İngiliz ve Yunan arşivlerinden
belgelere ulaştım. Resmi tarihin sağ ve sol, bütün versiyonlarını okumaya
çalıştım. Yabancı tarihçilerin kapılarını çaldım. Onların fikirlerini dinledim.
Ahretlik sorular sordum. Avrupa’da belli başlı bilinen, gezmediğim kütüphane
kalmadı. Sonuçta bu eser ortaya çıktı.
Ben
büyük bir iş başardığım iddiasında değilim. Bakın önemli bir hususun altını
burada çizmek isterim. Türkiye devrimci hareketinin üzerinde, Türk resmi
tarihinin gölgesi her zaman olmuştur. Bu gölgenin varlığında, geçmişte TKP’nin
ve şimdi de komprador Marksistlerin büyük payı olmuştur. Bunlar açısından Ethem
Bey haindir. Bahsettiğim gölgeye ve o gölgenin müsebbiblerine, Ethem Bey
hakkındaki saptamaları da dahil yegane itiraz, İbrahim Kaypakkaya’dan gelmiştir.
Elinde hiçbir arşiv imkanı olmadan, güçlü bir siyasi ideolojik derinlikle, hatta
Lenin ve Stalin’e de karşı gelerek, Kemalizm’in harkulade teşhisini yapmıştır.
Çerkes Ethem meselesinde de, O, hain değil Yeşil Sosyalisttir demiştir.
Benim yaptığım, sadece, elimdeki imkanlarla, bulduğum arşiv belgeleri ile
Kaypakkaya’nın otuz küsür sene evvel kaleme aldığı o cihan şumul eserinin
üzerindeki tozu üflemek olmuştur.
Bundan
sonraki çalışmanız ne olacak?
Mustafa
Suphi ve yoldaşlarını kim öldürdü? Şu anda üzerinde çalıştığım konu bu
Yeni harman
ağustos 2006 sayısı
Özgeçmiş:
1966’da
İstanbul’da doğdu. Annesi Rüçhan Tolgay, Çerkes Ethem’in ağabeyi Reşit Bey’in
torunudur. Babası Ali Haydar Cilasun’un ve annesinin sahibi oldukları Sahne
Anadolu Topluluğu 70’lerin ortasında yasaklanınca, ailesi ile birlikte
Almanya’ya iltica etti... Halen Almanya’da yaşamakta ve tarih araştırmacılığı
ve belgeselcilik yapmaktadır.
1994
senesinde Ethem Drehşan adı ile ilk kitabı olan Fırtınalı Yıllarda İbrahim
Kaypakkaya -bilinmeyen yazılar- yayımlandı. (Belge Yayınları)
1998
senesinde Kaypakkaya’nın hayatını anlatan Kırmızı Gül Buz İçinde
belgeselini yaptı.(Almanya-Türkiye)
2004
senesinde Bâki İlk Selam -yabancı arşiv belgelerinden ve kendi kaleminden-
Çerkes Ethem adlı ikinci kitabı yayımlandı. (Belge Yayınları. İkinci baskı
Mayıs 2006 Versus Kitap)
2006’da
Resmi Tarih Tartışmaları -2- adlı kollektif yapıtın yazarları arasında yer
aldı. (Özgür Üniversite Kitaplığı)
Uzun
Yürüyüş, Devrimci Demokrasi, Virgül, Ülkede Özgür Gündem, Toplumsal Tarih gibi
gazete ve dergilerde makaleleri yayımlandı.
Röp:Gürkan
Hacır
gurkan@leman.com.tr