
Fikret
Başkaya
Pervin
Erbil’in “Kibele’den Pandora’ya, Kadının Tarihsel Yenilgisi” başlığını
taşıyan son kitabını okurken, aklıma sık sık Jean Jaurés’in ‘gerçek
çelişkidedir’ sözü takılıyordu. Aslında Erbil, kadının tarihsel serüvenini
anlatırken; insanlığın tarihini anlatıyor. Üretici güçlerin gelişim seyri,
çelişik olarak kadınların kaderini ve toplumsal statüsünü de belirliyor.
Üretici
güçlerin gelişmişlik düzeyinin dolayısıyla sosyal artığın [sosyal artık ürün]
sınırlı olduğu [mülkiyetin ve devletin henüz ortaya çıkmadığı] dönemde kadın
saygın bir yere ve statüye sahipken; paleolitikten mezolitiğe, nihayet neolitiğe
ve geç neolitiğe geçişle birlikte, kadının toplumsal konumu radikal olarak
değişime uğruyor. Toplumun üretici güçleri geliştikçe, emek üretkenliği
arttıkça, sosyal artık büyüdükçe, sosyal artık bir sınıfın elinde toplandıkça
[mülkiyet] ve söz konusu mülk sahibi sınıf, zor tekelini ele geçirdikçe
[devlet], toplumsal eşitsizlik derinleştikçe, sadece sosyal eşitsizliğe dayalı
[toplum sınıfları arasındaki] ayrışma ve çelişki değil; cinsiyetçi ayrıma ve
çelişkiye dayalı sosyal yapı da yerleşip kemikleşiyor. Velhasıl üretici güçlerin
gelişmesi, sosyal artığın büyümesi, mülkiyetin ve devletin ortaya çıkması, ikili
bir ayrışma ortaya çıkarıyor: Üretim araçlarına [ve yaşam araçlarına] sahip
olanlarla olmayanlar arasındaki sınıfsal ayrım ve bu temel ayrımın neden
olduğu kadınla erkek arasındaki cinsiyetçi ayrım... İlk tarım
toplumlarında ortaya çıkan söz konusu cinsiyetçi ayrım, kapitalizmin
sahneye çıktığı dönem sonrasında da devam etti, zira kapitalizm mülkiyet
ilişkilerini dönüşüme uğratmadı. Sadece patriarkal üretim örgütlenmesini ve aile
yapısını sarstı. Üstelik mülkiyetin temelini tarımdan sanayiye yayıp kapsamını
daha da genişletti. Üretici güçlerdeki devasa gelişmeye, daha büyük sosyal
eşiksizlik eşlik etti. Kapitalist modernitenin vadettiği eşitlik, özgürlük,
kardeşlik söylemi genel bir çerçevede kadınların dünyasında sınırlı bir
‘iyileşmeye’ neden oldu. Kapitalist üretim kadınların bir bölüğünü hapsedildiği
evden çıkarıp sanayinin ucuz işgücü durumuna getirirken, geride kalanını da
dolaylı olarak sürece dahil etti. Evde kapalı kalan kadın, kocasına yemek
pişirerek, onun çamaşırını yıkayarak, çocuk bakarak, kocası için cinsel tatmin
aracı olarak, sadece işgücünün yeniden üretimine katılmıyor, dolaylı olarak
işçinin [kocasının] verimliliğini artırıyor... Karşılığı ödenmeyen bir ‘değer’
yaratıyor... Aslında kapitalist, hiçbir ücret ödemediği eve kapatılmış kadını da
bu yolla kendine bağımlı hale getiriyor. İşte burjuva düzeninin aileyi
kutsamasının nedenlerinden biri budur. Kaldı ki, dünya kadınlarının ezici
çoğunluğu, ya erkekler tarafından ‘kapatılmaya’ ve/veya tarımda çalışmaya devam
ediyor ki, bu partiarkanın kayda değer bir değişime uğramadan kaldığı yerden
devam etmesi demektir; İkincisi, kapitalizm çağında cinsiyetçi ayrımın nedeni
olan mülkiyet cephesinde durum daha da kötüleşmiş durumda... Dolayısıyla,
kapitalizm çağında da kadının içine itildiği aşağılanma durumunu aşıp
özgürleşmesi [emansipasyon] mümkün olmayacaktı...
Pervin
Erbil’in tahlili, kapitalizm aşamasını kapsamıyor zaten asıl amaç da kitabın
başlığında belirtildiği gibi ‘kadının tarihsel yenilgisinin’ nedenlerini
sorgulayıp, bilince çıkarmak. Fakat ‘kadın nasıl köleleşti’, ‘nasıl aşağılandı,
itilip-kakılan bir varlığı dönüştü’ ve bu durum neden süreklilik arzediyor’
sorusuna verilecek cevap, genel bir çerçevede ‘kadın nasıl özgürleşir’ sorusunun
cevabını da içeriyor diyebiliriz. Kitapta büyük bir ustalık ve açıklıkla ortaya
konduğu gibi, kadının toplumdaki talihsiz statüsü, doğrudan mülkiyet ilişkisinin
bir sonucu. Toplumun zenginliğine hükmeden erkek, kadına da hükmetmenin yöntem
ve araçlarına sahip oluyor. Fakat söz konusu süreçte köleleşen sadece kadın
değil. Mülksüzleşip, yaşam için gerekli araçlardan mahrum edilen, proleterleşen
ama kadınlarla birlikte toplumun zenginliğini yaratan erkekler de köleleşiyor
veya ‘aşağı’ bir sosyal statüye mahkûm ediliyor. Velhasıl mülkiyet, toplumda
ikili eşitsizlik ortaya çıkarıyor: mülk sahibi olan egemen sınıfla,
mülksüzleşmiş, dolayısıyla üretim ve yaşam araçlarından mahrum edilmiş kadın ve
erkek ezilen-sömürülen-baskı altında tutulan sınıf arasındaki çelişki ve bu
temel eşitsizliğin ve uzlaşmaz çelişkinin ikincil sonucu olan kadınla erkek
arasındaki cinsiyetçi ayrım ve çelişki... Dolayısıyla kadın hem sınıfsal hem de
cinsiyetçi ikili ayrımcılığa ve baskıya maruz kalıyor... O halde mülkiyet
ilişkilerinde radikal bir dönüşüm, kadının durumunda da radikal bir dönüşüm
anlamına gelebilir mi? Bu soruya verilecek cevap elbette olumlu olabilir. Fakat
bu vesileyle eşelenmesi gereken bir husus var: Kapitalist mülkiyeti ortadan
kaldırma iddiasındaki ‘sosyalist devrimlere’ rağmen, kadının statüsünde umulan
radikal değişikliğin ortaya çıkmaması nasıl açıklanacak? Aslında Sovyet devrimi
başlarda kadının özgürleşmesinin maddi koşullarını oluşturmak bakımından önemli
açılımlara imza attı ama devrimin süratle yolundan sapması, iktidarın bürokratik
bir kastın eline geçip dejenere olmasıyla devrimin vaatleri gerçekleşmedi. Bu da
radikal bir sosyal devrime eşlik eden bir kültür devrimiyle kadının kurtuluş
yolunun açılabileceğini, her türlü cinsiyetçi ayrımın, tabunun ve önyargının
tarihin rahatsız edici bir anısı olarak geride kalabileceğini gösterir.
Bu bakımdan
kadının kurtuluşunu amaçlayan feminist hareketlerin sorunun kökenine inmeden
başarılı olmaları mümkün değildir. Kadının kurtuluşu mülkiyet ilişkilerini,
dolayısıyla devleti dönüştürmekle mümkündür ama nihai başarı için cinsiyetçi
ayrıma karşı mücadele eden bir kadın hareketi ve mücadelesi de mutlaka
gereklidir. “Temel çelişki ortadan kalktığında, sosyal eşitsizlik sorunu
çözüldüğünde, kadın sorunu da otomatik olarak çözülür” şeklindeki yaklaşımın
inandırıcılığı şüpheli olmaya mahkûmdur. Eğer sadece temel çelişki dikkate
alınırsa bu, feminizm diye bir şeye de ihtiyaç olmadığı anlamına gelir. Oysa,
nasıl sosyal eşitsizliğe karşı mücadele gerekliyse, cinsiyetçi ayrıma karşı da
gereklidir. Nasıl demokrasi mücadelesi ile sosyal eşitlik [sosyalizm] mücadelesi
arasında birbirini zenginleştirip- derinleştiren doğru yönde bir ilişki varsa,
sosyal eşiklik mücadelesiyle cinsiyetçi ayrıma karşı mücadele arasında da
benzer bir karşılıklı belirleyicilik ilişkisi söz konusudur. Birinin
derinleşmesi-zenginleşmesi, değerinin de serpilip-gelişmesi sonucunu doğurur.
Velhasıl kadının kurtuluşu sorunu, ezilen-sömürülenlerin kurtuluşundan bağımsız
değil, tam tersine onu ‘tamamlayan’ bir niteliğe sahiptir. Sınıfsal veçheyi
[kapitalizmi] yadsıyan bir kadın hareketinin hiçbir başarı şansı olmadığı gibi,
toplumsal eşitsizliğe ve onun neden olduğu ücretli köleliğe karşı mücadele eden
bir sosyalist sınıf hareketinin de cinsiyetçi ayrımı savsaklaması kabul
edilebilir değildir.
Bugüne
kadarki feminist hareketler ekseri sosyal eşitsizlik [mülkiyet sorunu densin]
ve onun aşılması perspektifini ve mücadelesini yeteri kadar ciddiye almadılar,
bazıları da sadece patriarkaya karşı mücadele perspektifine kilitlendi ve ekseri
burjuva ve küçük burjuva kadınları örgütlemekle yetindiler. Bugün hâlâ kadınlar
için ‘sığınma evleri’ inşa etmekle yetinmek, binlerce yıl sonra “Babildeki ünlü
‘kadın evlerini” yeniden inşaya razı olmaktır... Pozitif ayrımcılık, siyasi
partilerde, sendikalarda, derneklerde, parlamento’da kadın kotaları, vb. küresel
kapitalist saldırıyı meşrulaştırma işlevi görebilir ama kadının kurtuluşuna
giden yolu aralamak için asla yeterli değildir. “Haydi kızlar okula” sloganı
kızların kaçı için ‘kurtuluştur?’ Bu sloganı atanların gerçekten kızların
kurtuluşu diye bir ‘sorunu’ var mıdır? Eğitim, toplumsal eşitliği sağlamak
şurada dursun, toplumsal eşitsizliği daha da derinleştirir. Zira, kapitalist
toplumda ‘demokratik eğitim’ mümkün değildir. Eğitim sadece dar bir kesimin
sınıf değiştirmesini sağlar, daha fazlasını değil... Oysa amaç sınıf değiştirmek
değil, sınıflı toplumu değiştirmek, sınıfları ortadan kaldırmak olmalıdır. Bir
toplumsal sınıfın diğeri tarafından ezildiği, sömürüldüğü, köleleştirildiği,
kadının erkek tarafından ezildiği- aşağılandığı, yeteneklerinin ve yaratıcı
potansiyelinin bastırıldığı bir dünyada yaşamayı içine sindiren bir insanlık
nasıl bir‘insanlıktır’?
Pervin
Erbil’in tahlili, tarihsel materyalizmin bir defa daha doğrulanması, maddeci
yöntemin işlevselliğini, idealist dünya görüşü ve toplum anlayışı karşısındaki
üstünlüğünü ortaya koyması bakımından da büyük önem taşıyor. Bilinçle varlık
arasındaki ilişki, belirleyicilik ilişkisinin mahiyeti ve yönü bir kere daha
gözler önüne seriliyor. Kadının baskı altına alınması insanların kafasındaki
‘kötü fikirlerden’, iflah olmaz önyargılardan,‘yanlışlardan’,vb. kaynaklanmıyor.
Üretici güçler ve üretim ilişkileriyle, velhasıl toplumun sınıflara
ayrışmasının, özel mülkiyetin ve devletin ortaya çıkmasının sonucu. Erbil,
“kadını dışlamanın erkek tarafından ödenen bedeli” başlığı altında da,
ezen-ezilen ilişkisi ve ilişkinin çelişik karakteri bakımından önemli bir
hususa gönderme yapıyor: “Kadının toplumsal üretimin ve sosyal yaşamın dışına
itilerek haklarından mahrum bırakılması ve aşağılanması, yaşamını onunla
paylaşmak durumunda olan erkeği de sanıldığı kadar yükseklerde biryerlerde
tutmadı. Kadını baskısı altına almıştı, ama egemenliğin ödemek zorunda olduğu
bir bedeli vardı. Sonuçta, haklarını kısıtlayarak aşağıladığı karısı, kızı,
annesi, kız kardeşi ya da sevgilisi olan bu insanlarla beraber yaşamak
zorundaydı ve yarattığı ortamdan kendisinin de etkilenmesi kaçınılmazdı.
Şu ya da bu
adamın ikinci ya da üçüncü karısı olmak üzere zorla evlendirdiği kızı, uygun bir
anda kocasını bir sevgiliyle aldatmakta sakınca görmeyecekti. Karılarına ve
kızlarına bu nedenle güvenemezdi. Onları harem dairelerine hapsetti. Harem
dairelerine kapattığı kadınlarını başka kadınlara da emanet edemezdi. Onlara
hadımlaştırılmış haremağaları gözcülük edecekti. Aldatılma korkusu böylece kimi
hemcinslerini erkekliklerinden etti. Cinsiyet bezi çıkarılarak hadımlaştırılmış
erkekler, erkek egemen köleci sistemin eseriydiler. Mezopotamya’nın bu vahşi
geleneği Yunanistan’dan Çin’e kadar uzanan çok geniş bir coğrafyaya nüfuz etti.
Üstelik o dönemin bir uzantısı olarak Bizans’ta ve ardından Osmanlı’da da
uygulama alanı bulmuştu.“
Aslında yazarın bu yerinde tespiti bir bakıma ‘ezen her kim olursa olsun
mutlu olamaz’ demeye geliyor. Gerçekten de bir ilişki sakatsa, eşitsizlik temeli
üzerinde duruyorsa, taraflardan her ikisi için de aynı oranda eşitsizlik
içermese bile olumsuzluk/kötülük içermemesi mümkün değildir...
Kitapta,
kadını karanlıkta boğan koyu patriarkal eski çağlarda erkeklerle yarışmayı
başarmış mitolojik kadın şahsiyetler de ayrı bir başlık altında ele alınıyor.
Ataerkil Politik Arenada Yedi Kararlı Kraliçe başlığı altında: Hatşepsut,
Belkıs, Semiramis, Tomyris, Kleopatra, Zenobia ve Tamara’nın başarı öyküleri
anlatılıyor. Bu kadınların başarısı elbette önemlidir ama son tahlilde
yarıştıkları alan kadınların değil, erkeklerin dünyasıdır. Söz konusu yedi
kraliçenin ve benzerlerinin önemi, onların imparatoriçe, kraliçe, gibi en yüksek
egemenlik mevkilerine tırmanmayı başarmaları değil, kadına yönelik önyargıları
teşhir etmeleridir. Temel eşitsizlikler ve cins ayrımcılığı olduğu yerde
dururken, bir kadının cumhurbaşkanı, başbakan, bakan olması, başka iktidar
mevkilerine yükselmesi, erkeklerin dünyasında yarışmaktır. Sadece erkek-egemen
partiarkal ilişkileri meşrulaştırıp-sürdürülmesine hizmet edebilir...
Dolayısıyla Kadının nihai kurtuluşu bakımından bir kıymet-i harbiyesi yoktur.
Kadınların mücadelesinin başarısı, kadınların ve erkeklerin ortak dünyasını
kurmak üzere erkeklerin dünyasını yıkmaya bağlı. Bu da ancak
mücadeleyle mümkün...
Pervin
Erbil, neyi nasıl yazacağını iyi biliyor ve yazdıkları da zevkle okunuyor. Keşke
didaktik kurgusu sağlam, içeriği zengin bu güzel eseri başta kadınlar olmak
üzere okuma-yazma bilen herkes okuyabilse...
Kardelen 30
Ağustos 2007
