
Nedim D İ T
“Leyla Leyla bihare
Dilé min zare zare,
Leyla Leyla évare
Hévîya te me tu were”
18 Mayıs
2005 günü genç sayılabilecek bir yaşta, yakalanmış olduğu akciğer kanseri
nedeniyle yitirdiğimiz
Vahdettin Gümgüm’ü,
istedik ki ölümünün 3. yılında hatırlayalım. Cenazesini akşam karanlığında
Gimgim’da (Varto) camiden mezarlığa götürürken,
Aram
tarafından söylenen ve kendisinin de çok sevdiği
“Leyla
Leyla bihare / Dilé min zare zare / Leyla Leyla évare / Hévîya te me tu were”
stranı, nedense beynimizden hiç çıkmadı; çünkü o, ciğerlerinin her gün biraz
daha yitip gitmekte olduğunun farkındaydı, ciğerleriyle birlikte yüreğinin de…
Ölümü beklemek, onun ayak seslerinin her gün biraz daha, çok da sessizce olmayan
bir tarzda yaklaşmakta olduğunu hissetmek çok ürpertici olmalı; ancak
yaşayanlar bunu bilirler sanırız. Kişinin çok yakınlarının da bunu
yaşadıklarını kestirmek pek zor olmasa gerek; ama ille de bunu yaşayana sormalı
asıl…
Vahdettin Gümgüm,
1956
Gimgim (Varto) doğumlu. Cami imamı olan bir baba ile ev hanımı olan bir annenin
10 çocuğundan 8.si olarak dünyaya gelir. İlkokul 5. sınıfa kadar orada okur.
Daha sonra 1966 Varto depreminde, birçok Vartolu çocuk gibi o da diyar-ı gurbete
savrulur. 5. sınıfı Hatay – Reyhanlı Yatılı Bölge Okulunda okur. Buraya giderken
yolculuk sırasında yaşadığı bir anısını da anlatmıştı bize. O yıllarda Varto’da
göz hastalığı taşıyan hayvanlar için şöyle bir inanış vardır: Deniz suyu içmiş
insanlar, bu hayvanların gözlerine tükürürse, gözleri iyileşirmiş hayvanların.
Askerliğinde deniz suyu içen bir de baba dede komşuları vardır Seîdé Sofî
Mistefa adında; ancak bu komşu, hayvanın gözlerine tükürmesi için çağrıldığında,
zaman zaman ağırdan alıyormuş. Bir çeşit nazlanma yani… Bu nedenle İskenderun’da
mola verdiklerinde, orada denizi görür ilk kez. Ve hızla denize koşarak suyundan
içer. O çocuk aklıyla Reyhanlı’dan babasına yazdığı ilk mektupta “Seîdé Sofî
Mistefa’ya artık minnet etmeyin, ben deniz suyunu içtim, bundan sonra gözleri
rahatsız olan hayvanların gözlerine ben tüküreceğim” diyecektir.
Bu ayrılış, evden ilk ayrılışıdır. Lise son sınıfa kadar da artık hep
dışarılarda, o zamanlardaki çok yaygın tabirle “diyar-ı gurbet”’te olacaktır.
İlköğretimin ortaokul kısmını da Ankara – Şereflikoçhisar Yatılı Bölge Okulunda,
lise 1 ve 2. sınıfları ise Ankara Güven Lisesinde okuyacaktır. Lise son sınıfta
Varto’ya gelecek ve Varto Lisesi’ni 1975 yılında, Lisenin ilk mezunu olarak
birincilikle bitirecek, aynı yıl Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini
kazanacaktır. Hukuk Fakültesi 2. sınıfında iken, İskenderun’da Vergi Dairesi
Müdürlüğünün açmış olduğu memurluk sınavını kazanır, bundan sonra hem okuyacak
hem de çalışacaktır; ne ki bu memurluk, mezuniyetini 2 yıl kadar
geciktirecektir. Daha sonra girdiği hakimlik sınavını kazanacak ve hakimlik
stajını da İskenderun Adliyesi’nde yapacaktır.
Çocuk yaştan itibaren memleketinden, ailesinden ayrı düşmüş olması, kendisini
çok duygusal, dokunsalar ağlayacak şekilde çok acılı yetiştirecektir. Merhum
Orhan Kotan’ın mısralarıyla “acılıdır / çaresizdir / yorgun / ve yaralıdır”
Ve yine merhum Orhan Kotan’ın “nehri destanı”nda söylediği “ubeydullah nehri
derler adıma / acılıdır birinci yanım” sözleri sanki onun için söylenmiş
gibidir. Gerçekten de birinci yanı hep acılı olmuş O’nun. İlk çocuğunun özürlü
oluşu ve 19 yaşına kadar yaşaması ve hergün gözlerinin önünde olmasının nasıl
bir duygu olduğunu kestirmek zor olmasa gerek. Sonra Varto özlemi, onda başlı
başına bir acıydı. O, kelimenin tam anlamıyla bir
Varto
sevdalısıydı.
Nitekim
18 Mayıs gecesi cenazesi, namazı kılınmak üzere Varto’da camiye alındığında,
sonradan yeğeni olduğunu öğrendiğimiz bir genç kızın yaktığı ağıtta, şu sözler
dikkatimizi çok çekmişti:
“Sen
Varto’yu çok sevdin / Varto seni bilmedi amcaaaaa…”
1998
Yerel Seçimlerinde Varto’da Belediye Başkanlığına bağımsız olarak adaylığını
bırakmış; ancak seçilememiştir. Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca
Kürtçülükle suçlanarak meslekten ihraç edildiğinden ve bu Kurulun kararları da
yargıya kapalı olduğundan, avukatlık yapmasına da izin verilmemiştir. Bunun
üzerine Muş Barosu Başkanı Avukat Sait Sever ve Avukat Feridun Taş ile aynı
büroda ortak olarak çalışmaya başlar. 22 yıla yakın memurluğunun bir anda hiçbir
yasal dayanağı olmadan bitmesi ve özellikle avukatlık hakkının bile
tanınmaması, anladığımız kadarıyla onda derin sarsıntılar yaratmıştı; ne de
olsa, birisi özürlü olmak üzere, üç küçük çocuk babasıydı.
Gerek hakim olarak görev yaptığı yıllarda gerekse hakimlikten ihraç edildikten
sonra Varto’yla münasebetini hiç kesmedi. Dışarıda olup da O’nun kadar sıklıkla
Varto’ya giden ikinci bir kişinin gösterilemeyeceğini çok kişiden duyduk.
Muş’tan Varto’ya gidilirken Varto’nun girişinde Xirbé Yakûb Köyü’nden hemen
sonra başlayan Dirîyan denen bir tepede hep arabasını durdurup iniyormuş. Ve
orada bir süre Varto’yu uzaktan seyrettikten sonra yeniden hareket ediyormuş.
Bize bu hareketinin nedenini şöyle izah etmişti: “Babam, bana ‘Oğlum, ağacı
ayakta tutan köküdür. Sizin kökünüz de Varto’dur, Varto’yu unutmayın’ derdi. O
gün bu gündür ben bu tepeye vardığımda, muhakkak arabamı yana çeker, iner ve
Varto’nun tamamını içime çeker gibi seyrederim.”
12 Eylül 1980’den önce öğrencilik yıllarında siyasi çizgi olarak
Rızgari’ye eğilim duyar. Rızgari / Ala Rızgari ayrışmasında da Rızgari’den yana
tavır alır kendisinden öğrendiğimize göre. Hakim olarak görev yaptığı ilk yer
Bartın’dır. Bartın’da hakim iken, Rızgari davasında orada tutuklu bulunan, DDKO
(Devrimci Doğu Kültür Ocakları)’nun da kurucularından olan Ali Beyköylü’yü
birkaç kez cezaevinde ziyaret eder. Dönem, sıkıyönetim (1983 – 1984) yılları...
Bunu sonradan duyan kardeşlerinden biri “sen bir hakimsin, bu riski nasıl göze
alırsın abi?” dediğinde, aldığı cevap şudur: “Bak kardeşim, hayatta risksiz
hiç bir şey yoktur. Onlar Kürt halkı için hayatlarını riske etmişlerdir, ben de
mesleğimi riske etmişsem çok mu?”
diyecek,
kardeşinin verebileceği bir cevabı olmayacaktır. Anlaşıldığı kadarıyla da ordan
itibaren izlenmeye alınır. Oradan Yozgat – Sarıkaya’ya, ordan da Hatay
Reyhanlı’ya atanır. Hatay Reyhanlı’nın O’nun için nostaljik bir yanı da vardır:
İlkokul 5. sınıfı orada okumuştur ne de olsa. Hatay Reyhanlı’da, oradaki en
kıdemli hakim olma sıfatıyla İlçe Seçim Kurulu Başkanlığı da yapar. 1994 Yerel
Seçimlerinde oradaki ülkücüler sandık kaçırırlar ve sonuçları değiştirecek kadar
sahtekärlıklar yaparlar. Bunu yapanları saptar ve Ağır Cezaya sevkeder. Tam da
bu arada o zamanların MHP Genel Başkan Yardımcısı Rıza Müftüoğlu kendisini
arar: “Çocuklar bir cahillik yapmışlar, onları bırak, meseleyi büyütme, senin
için de iyi olmaz sonra” der. “Bir suç işlenmiştir, mahkemeye intikal etmiştir
zaten, yapabileceğim bir şey yoktur” diyecektir. Bu sandık kaçıran ülkücüler
yargılanıp 5’er yıl cezaya çarptırılırlar. Ve bu da O’nun için mesleğinde sonun
başlangıcı olacaktır. “Kürtçü hakim ülkücülere seçim kaybettirdi (seçimi
kazanan da o zamanlar Genel Başkanlığını Hüsamettin Cindoruk’un yaptığı Demokrat
Türkiye Partisi adayıdır)” yaygaraları ve ihbarları başlar. Adalet Bakanlığının
gönderdiği müfettiş ülkücü bir militandır; ancak aleyhinde bir delil bulamamakla
birlikte Ağrı’ya sürgününü sağlar.
Binlerce Kürt insanının kanlı katili Mehmet Ağar, Adalet Bakanı olduğu
dönemde, aynı ülkücü militanı (ki aynı hakime aynı müfettişin iki defa
gönderildiği vaki olmamıştır) Ağrı Valisi’nin kendisini şikâyeti ve müfettiş
istemesi üzerine, hakkında soruşturma yapmak ve fezleke düzenlemek üzere
yeniden gönderilir. Bu militan müfettiş Ağrı’ya gelir gelmez, tamamı da yeni ve
genç olan hakim ve savcıları toplar, 4 – 5 saat onlarla konuşur. Bu toplantıdan
sonra hakim ve savcıların tamamı Vahdettin Gümgüm’le bırakın konuşmayı,
selamlaşmayı da keserler. Ve müfettiş, tehditkär bir tavırla soruşturmaya
başlar: “Reyhanlı’dan eli boş döndüm; ama buradan eli boş dönmeyeceğim” der. Bu
müfettişin kendisi hakkında hazırladığı fezlekeyi bize göstermişti. Fezlekede
neler yoktu ki… Ağrı Barosu Başkanı Avukat Eyüp Duman ile samimi konuşuyormuş,
Eyüp Duman’ın kardeşi, dağda askerlerle girdiği silahlı çatışmada öldürülen bir
PKK militanıymış ve Eyüp Duman da -her ne kadar aklanmışsa da- terör örgütüne
yardım ve yataklıktan yargılanmış… Sonra kendisinin amcasının oğlu dağdaymış
(amcasının oğlunun Almanya’da olduğu belgelendirilmiş ama dikkate alınmamıştır
bile), yeğeni kırsalda terör örgütüne yardım çalışmaları yapıyormuş,
mahkemelerde yargılananlar polis olunca, onları zor durumda bırakan sorular
soruyormuş, oysa yargılananlar HADEPli ya da PKKlı olunca, onları kurtaracak
sorular soruyormuş. Baro Başkanı Eyüp Duman, avukatlığını yaptığı davalarda geç
kaldığında, kendisine haber gönderiyormuş, bir vali yardımcısının veda yemeğinde
Türkçe türküler koro halinde söylendiğinde kendisi buna katılmayıp
yanındakilerle Kürtçe konuşmayı tercih etmiş, hakim olarak orduevine gittiğinde
PKKlı Eyüp Duman’ı da yanında götürüyormuş, bu da orda çalışan askerleri rencide
ediyormuş: “Bu avukatın kardeşi dağda bizimle savaşıyor, biz burada ona hizmet
ediyoruz bu hakimin yüzünden…” türünden sesli sesli yakınmaları oluyormuş, tüm
bunlar bu hakimin de PKKlı olduğunu gösteriyormuş vb…
Biz bu
arada bunların doğruluk derecesini de sormadık değil: “Hiç biri doğru değil. Bir
defa PKK ve HADEP davaları hep DGM’lerde görüldü. Ben hiç DGM’lerde çalışmadım;
ancak Eyüp Duman’la konuşmalarım oluyordu zaman zaman odamda. Bunlar kimi zaman
da mesleki konulardı….” Anlaşıldığı kadarıyla Eyüp Duman’a, hiçbir zaman
hakketmeyeceği kadar fazla değer vermiştir. Fezlekenin de ağırlık noktası Eyüp
Duman’la ilişkileri üzerine oturtulmuştu. Ve kendisi 1998 yılında, ağırlıkla
Eyüp Duman’la ilişkileri yüzünden meslekten ihraç edilip gelip Muş’a
yerleştikten sonra, ölümünden önce kendisinden, ölümünden sonra da ailesinden
öğrendiğimize göre Eyüp Duman bir daha kendisini arayıp sormayacaktır bile
ölünceye kadar, “doğal” olarak ölümünden sonra da. Bu Eyüp Duman’la biz de bir
tesadüfle tanışma olanağına eriştik Vahdettin Gümgüm’ün ölümünden sanırız iki
hafta kadar önce, Diyarbakır’a bir Baro Toplantısı nedeniyle Muş Barosu Başkanı
Avukat Sait Sever’le birlikte gelmişti. Tahsin Sever’le birlikte 4 kişi olarak
bir yerde yemek yiyorduk. O arada bir tv kanalında Barzani’ye ilişkin bir haber
vardı. Ve gayet pişkin bir şekilde sanki çok çok ayıp, çok çok utanç duyulacak
bir şey söylüyormuş gibi Sait Sever’e hitaben ve Barzani’yi kastederek: “Abi
bazen neredeyse bu adama sempati duyar gibi oluyorum, neredeyse seveceğim bunu
ya…” dedi. Bunu söylerken, sanki bahsettiği kişi Alpaslan Türkeş’miş gibi
konuşuyordu. Sait Sever, gereken cevabı verdi; ama onun bu sözleri üçümüzde de
bir anda soğuk duş etkisi yarattı.
Vahdettin Gümgüm -kendisinden öğrendiğimize göre- hayatının hiçbir
döneminde PKKlı olmadı, o harekete sempati duymadı; tam aksine hep mesafeli
kaldı. Özellikle Öcalan’ın tutuklanmasından ve savunmalarından sonra da son
derece kuşkulu olarak baktı, öyle değerlendirdi; ama o, iyi bir Kürt’tü, iyi
bir Kürt aydınıydı. Yüreği Kürt ve Kürdistan sevdasıyla çarpıyordu. Diyarbakır
Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesinde 6 ay kadar süren bir kanser tedavisinin
ardından, yukarıda da dediğimiz gibi 18 Mayıs 2005 günü öğlen sonrası yitirdik.
Aynı günün akşamı çok büyük bir konvoyun eşliğinde Varto’ya götürüldü, aynı
gece orada kaldırıldı. Anısının önünde saygıyla eğiliyoruz.
nedimdit@hotmail.com