Haber Kurdistan: Vefatının 3. yılında sabık Ağır Ceza Hakimi, Kürt aydını: Vahdettin Gümgüm’ün Anısına
Di: 17.05.2008 Sehet: 17:57

Nedim  D İ T     

“Leyla Leyla bihare

Dilé min zare zare,

Leyla Leyla évare

Hévîya te me tu were”



18 Mayıs 2005 günü genç sayılabilecek bir yaşta, yakalanmış olduğu akciğer kanseri nedeniyle yitirdiğimiz Vahdettin Gümgüm’ü, istedik ki ölümünün 3. yılında hatırlayalım. Cenazesini akşam karanlığında Gimgim’da (Varto) camiden mezarlığa götürürken, Aram tarafından söylenen  ve kendisinin de çok sevdiği  “Leyla Leyla bihare / Dilé min zare zare / Leyla Leyla évare / Hévîya te me tu were”  stranı, nedense  beynimizden hiç çıkmadı; çünkü o, ciğerlerinin her gün biraz daha yitip gitmekte olduğunun farkındaydı, ciğerleriyle birlikte yüreğinin de… Ölümü beklemek, onun ayak seslerinin her gün biraz daha, çok da sessizce olmayan bir tarzda yaklaşmakta olduğunu hissetmek çok ürpertici olmalı; ancak yaşayanlar  bunu bilirler sanırız. Kişinin çok yakınlarının da bunu yaşadıklarını kestirmek pek zor olmasa gerek; ama ille de bunu yaşayana sormalı asıl…

          Vahdettin Gümgüm, 1956 Gimgim (Varto) doğumlu. Cami imamı olan bir baba ile ev hanımı olan bir annenin 10 çocuğundan 8.si olarak dünyaya gelir. İlkokul 5. sınıfa kadar orada okur. Daha sonra 1966 Varto depreminde, birçok Vartolu çocuk gibi o da diyar-ı gurbete savrulur. 5. sınıfı Hatay – Reyhanlı Yatılı Bölge Okulunda okur. Buraya giderken yolculuk sırasında yaşadığı  bir anısını da anlatmıştı bize. O yıllarda Varto’da göz hastalığı taşıyan hayvanlar için şöyle bir inanış vardır: Deniz suyu içmiş insanlar, bu hayvanların gözlerine tükürürse, gözleri iyileşirmiş hayvanların. Askerliğinde deniz suyu içen bir de baba dede komşuları vardır Seîdé Sofî Mistefa adında; ancak bu komşu, hayvanın gözlerine tükürmesi için çağrıldığında, zaman zaman ağırdan alıyormuş. Bir çeşit nazlanma yani… Bu nedenle İskenderun’da mola verdiklerinde, orada denizi görür ilk kez. Ve hızla denize koşarak suyundan içer. O çocuk aklıyla Reyhanlı’dan babasına yazdığı ilk mektupta  “Seîdé Sofî Mistefa’ya artık minnet etmeyin, ben deniz suyunu içtim, bundan sonra gözleri rahatsız olan  hayvanların gözlerine ben tüküreceğim”  diyecektir.

          Bu ayrılış, evden ilk ayrılışıdır. Lise son sınıfa kadar da artık hep dışarılarda, o zamanlardaki çok yaygın tabirle  “diyar-ı gurbet”’te olacaktır. İlköğretimin ortaokul kısmını da Ankara – Şereflikoçhisar Yatılı Bölge Okulunda, lise 1 ve 2. sınıfları ise Ankara Güven Lisesinde okuyacaktır. Lise son sınıfta Varto’ya gelecek ve Varto Lisesi’ni 1975 yılında, Lisenin ilk mezunu olarak  birincilikle bitirecek, aynı yıl Ankara Üniversitesi Hukuk Fakültesini kazanacaktır. Hukuk Fakültesi 2. sınıfında iken, İskenderun’da Vergi Dairesi Müdürlüğünün açmış olduğu memurluk sınavını kazanır, bundan sonra hem okuyacak hem de çalışacaktır; ne ki bu memurluk, mezuniyetini 2 yıl kadar geciktirecektir. Daha sonra girdiği hakimlik sınavını kazanacak ve hakimlik stajını da İskenderun Adliyesi’nde yapacaktır.

          Çocuk yaştan itibaren memleketinden, ailesinden ayrı düşmüş olması, kendisini çok duygusal, dokunsalar ağlayacak şekilde çok acılı yetiştirecektir. Merhum Orhan Kotan’ın mısralarıyla  “acılıdır  /  çaresizdir / yorgun / ve yaralıdır”   Ve yine merhum Orhan Kotan’ın  “nehri destanı”nda söylediği  “ubeydullah nehri derler adıma / acılıdır birinci yanım”  sözleri sanki onun için söylenmiş gibidir. Gerçekten de birinci yanı hep acılı olmuş O’nun. İlk çocuğunun özürlü oluşu ve 19 yaşına kadar yaşaması ve hergün gözlerinin önünde olmasının nasıl bir duygu olduğunu kestirmek zor olmasa gerek. Sonra Varto özlemi, onda başlı başına bir acıydı. O, kelimenin tam anlamıyla bir  Varto sevdalısıydı. Nitekim 18 Mayıs gecesi cenazesi, namazı kılınmak üzere Varto’da camiye alındığında, sonradan yeğeni olduğunu öğrendiğimiz bir genç kızın yaktığı ağıtta, şu sözler dikkatimizi çok çekmişti:  “Sen Varto’yu çok sevdin  /  Varto seni bilmedi amcaaaaa…”  

1998 Yerel Seçimlerinde Varto’da Belediye Başkanlığına bağımsız olarak adaylığını bırakmış; ancak seçilememiştir.  Hakimler ve Savcılar Yüksek Kurulunca Kürtçülükle suçlanarak meslekten ihraç edildiğinden ve bu Kurulun kararları da yargıya kapalı olduğundan, avukatlık yapmasına da izin verilmemiştir. Bunun üzerine Muş Barosu Başkanı Avukat Sait Sever ve Avukat Feridun Taş ile  aynı büroda ortak olarak çalışmaya başlar. 22 yıla yakın memurluğunun bir anda hiçbir yasal dayanağı olmadan  bitmesi ve özellikle avukatlık hakkının bile tanınmaması, anladığımız kadarıyla onda derin sarsıntılar yaratmıştı; ne de olsa, birisi özürlü olmak üzere, üç küçük çocuk babasıydı.

          Gerek hakim olarak görev yaptığı yıllarda gerekse hakimlikten ihraç edildikten sonra Varto’yla münasebetini hiç kesmedi. Dışarıda olup da O’nun kadar sıklıkla Varto’ya giden ikinci bir kişinin gösterilemeyeceğini çok kişiden duyduk. Muş’tan Varto’ya gidilirken  Varto’nun girişinde Xirbé Yakûb Köyü’nden hemen sonra başlayan Dirîyan denen bir tepede hep arabasını durdurup iniyormuş. Ve orada bir süre Varto’yu uzaktan seyrettikten sonra yeniden hareket ediyormuş. Bize bu hareketinin nedenini şöyle izah etmişti:  “Babam, bana  ‘Oğlum, ağacı ayakta tutan köküdür. Sizin kökünüz de Varto’dur, Varto’yu unutmayın’ derdi. O gün bu gündür ben bu tepeye vardığımda, muhakkak arabamı yana çeker, iner ve Varto’nun tamamını içime çeker gibi seyrederim.”

          12 Eylül 1980’den önce öğrencilik yıllarında siyasi çizgi olarak Rızgari’ye eğilim duyar. Rızgari / Ala Rızgari ayrışmasında da Rızgari’den yana tavır alır kendisinden öğrendiğimize göre. Hakim olarak görev yaptığı ilk yer Bartın’dır. Bartın’da hakim iken, Rızgari davasında orada tutuklu bulunan, DDKO (Devrimci Doğu Kültür Ocakları)’nun da kurucularından olan Ali Beyköylü’yü birkaç kez cezaevinde ziyaret eder. Dönem, sıkıyönetim (1983 – 1984) yılları... Bunu sonradan duyan kardeşlerinden biri “sen bir hakimsin, bu riski nasıl göze alırsın abi?”  dediğinde, aldığı cevap şudur: “Bak kardeşim, hayatta risksiz hiç bir şey yoktur. Onlar Kürt halkı için hayatlarını riske etmişlerdir, ben de mesleğimi riske etmişsem çok mu?” diyecek, kardeşinin verebileceği bir cevabı olmayacaktır. Anlaşıldığı kadarıyla da ordan itibaren izlenmeye alınır. Oradan Yozgat – Sarıkaya’ya, ordan da  Hatay Reyhanlı’ya atanır. Hatay Reyhanlı’nın O’nun için nostaljik bir yanı da vardır: İlkokul 5. sınıfı orada okumuştur ne de olsa. Hatay  Reyhanlı’da, oradaki en kıdemli hakim olma sıfatıyla İlçe Seçim Kurulu Başkanlığı da yapar. 1994 Yerel Seçimlerinde oradaki ülkücüler sandık kaçırırlar ve sonuçları değiştirecek kadar sahtekärlıklar yaparlar. Bunu yapanları saptar ve Ağır Cezaya sevkeder. Tam da bu arada o zamanların MHP Genel  Başkan Yardımcısı Rıza Müftüoğlu kendisini arar: “Çocuklar bir cahillik yapmışlar, onları bırak, meseleyi büyütme, senin için de iyi olmaz sonra” der.  “Bir suç işlenmiştir, mahkemeye intikal etmiştir zaten, yapabileceğim bir şey yoktur” diyecektir. Bu sandık kaçıran ülkücüler yargılanıp 5’er yıl cezaya çarptırılırlar. Ve bu da O’nun için mesleğinde sonun başlangıcı olacaktır. “Kürtçü hakim ülkücülere seçim kaybettirdi  (seçimi kazanan da o zamanlar Genel Başkanlığını Hüsamettin Cindoruk’un yaptığı Demokrat Türkiye Partisi adayıdır)” yaygaraları ve ihbarları başlar. Adalet Bakanlığının gönderdiği müfettiş ülkücü bir militandır; ancak aleyhinde bir delil bulamamakla birlikte Ağrı’ya sürgününü sağlar.

          Binlerce Kürt insanının kanlı katili Mehmet Ağar, Adalet Bakanı olduğu dönemde, aynı ülkücü militanı  (ki aynı hakime aynı müfettişin iki defa gönderildiği vaki olmamıştır) Ağrı Valisi’nin kendisini şikâyeti ve müfettiş istemesi üzerine,  hakkında soruşturma yapmak ve fezleke düzenlemek üzere yeniden gönderilir. Bu  militan müfettiş Ağrı’ya gelir gelmez, tamamı da yeni ve genç olan hakim ve savcıları toplar, 4 – 5 saat onlarla konuşur. Bu toplantıdan sonra hakim ve savcıların tamamı Vahdettin Gümgüm’le bırakın konuşmayı, selamlaşmayı da keserler. Ve müfettiş, tehditkär bir tavırla soruşturmaya başlar: “Reyhanlı’dan eli boş döndüm; ama buradan eli boş dönmeyeceğim” der. Bu müfettişin kendisi hakkında hazırladığı fezlekeyi bize göstermişti. Fezlekede neler yoktu ki… Ağrı Barosu Başkanı Avukat Eyüp Duman ile samimi konuşuyormuş,  Eyüp Duman’ın kardeşi, dağda askerlerle girdiği silahlı çatışmada öldürülen bir PKK militanıymış ve Eyüp Duman da  -her ne kadar aklanmışsa da-  terör örgütüne yardım ve yataklıktan yargılanmış… Sonra kendisinin amcasının oğlu dağdaymış (amcasının oğlunun Almanya’da olduğu belgelendirilmiş ama dikkate alınmamıştır bile), yeğeni kırsalda terör örgütüne yardım çalışmaları yapıyormuş, mahkemelerde yargılananlar polis olunca, onları zor durumda bırakan sorular soruyormuş, oysa yargılananlar HADEPli ya da PKKlı olunca, onları kurtaracak sorular soruyormuş. Baro Başkanı Eyüp Duman, avukatlığını yaptığı davalarda geç kaldığında, kendisine haber gönderiyormuş, bir vali yardımcısının veda yemeğinde Türkçe türküler koro halinde söylendiğinde kendisi buna katılmayıp yanındakilerle Kürtçe konuşmayı tercih etmiş, hakim olarak orduevine gittiğinde PKKlı Eyüp Duman’ı da yanında götürüyormuş, bu da orda çalışan askerleri rencide ediyormuş: “Bu avukatın kardeşi dağda bizimle savaşıyor, biz burada ona hizmet ediyoruz bu hakimin yüzünden…” türünden sesli sesli yakınmaları oluyormuş, tüm bunlar bu hakimin de PKKlı olduğunu gösteriyormuş vb…

Biz bu arada bunların doğruluk derecesini de sormadık değil: “Hiç biri doğru değil. Bir defa PKK ve HADEP davaları hep DGM’lerde görüldü. Ben hiç DGM’lerde çalışmadım; ancak Eyüp Duman’la konuşmalarım oluyordu zaman zaman odamda. Bunlar kimi zaman da mesleki konulardı….” Anlaşıldığı kadarıyla Eyüp Duman’a, hiçbir zaman hakketmeyeceği kadar fazla değer vermiştir. Fezlekenin de ağırlık noktası Eyüp Duman’la ilişkileri üzerine oturtulmuştu. Ve kendisi 1998 yılında, ağırlıkla Eyüp Duman’la ilişkileri yüzünden meslekten ihraç edilip gelip Muş’a yerleştikten  sonra,  ölümünden önce kendisinden, ölümünden sonra da ailesinden öğrendiğimize göre Eyüp Duman bir daha kendisini arayıp sormayacaktır bile ölünceye kadar, “doğal” olarak ölümünden sonra da. Bu Eyüp Duman’la biz de bir tesadüfle tanışma olanağına eriştik Vahdettin Gümgüm’ün ölümünden sanırız iki hafta kadar önce, Diyarbakır’a bir Baro  Toplantısı nedeniyle Muş Barosu Başkanı Avukat Sait Sever’le birlikte gelmişti. Tahsin Sever’le birlikte 4 kişi olarak bir yerde yemek yiyorduk. O arada bir tv kanalında Barzani’ye ilişkin bir haber vardı. Ve gayet pişkin bir şekilde sanki çok çok ayıp, çok çok utanç duyulacak bir şey söylüyormuş gibi Sait Sever’e hitaben ve Barzani’yi kastederek: “Abi bazen neredeyse bu adama sempati duyar gibi oluyorum, neredeyse seveceğim bunu ya…” dedi. Bunu söylerken, sanki bahsettiği kişi Alpaslan Türkeş’miş gibi konuşuyordu. Sait Sever, gereken cevabı verdi; ama onun bu sözleri üçümüzde de bir anda soğuk duş etkisi yarattı.

          Vahdettin Gümgüm  -kendisinden öğrendiğimize göre-   hayatının hiçbir döneminde PKKlı olmadı, o harekete sempati duymadı; tam aksine hep mesafeli kaldı. Özellikle Öcalan’ın tutuklanmasından ve savunmalarından sonra da son derece kuşkulu olarak baktı, öyle değerlendirdi; ama o, iyi bir Kürt’tü,  iyi bir Kürt aydınıydı. Yüreği Kürt ve Kürdistan sevdasıyla çarpıyordu. Diyarbakır Dicle Üniversitesi Tıp Fakültesinde 6 ay kadar süren bir kanser tedavisinin ardından, yukarıda da dediğimiz gibi 18 Mayıs 2005 günü öğlen sonrası yitirdik. Aynı günün  akşamı çok büyük bir konvoyun eşliğinde Varto’ya götürüldü, aynı gece orada kaldırıldı. Anısının önünde saygıyla eğiliyoruz.

nedimdit@hotmail.com



(1643 car hatiye xwandin)
 
Lînkên pêre
· Zêdetir Haber
· ji Reso33


Nûçeya herî zêde hatiye xwandin li ser Haber:
Nasname


Puandana nûçeyê
Puan liserhev: 5
Deng: 6


Tika ye, vê nivîsarê binirxîne:

Şahane
Gelek baş
Baş
Ne baş, ne xerab
Xerab


Alternatîf

Nûçeyên din ...

Kürdistan