Dara
Cibran
Talihsiz ve haksız bir süreçten geçiyoruz. Kürdistan bağımsızlık mücadelesi
karanlık dehlizlerde boğduruluyor. Kürt kitlesi ve kadroları sersemletilip
düşlerimiz ve değerlerimiz heba ediliyor. Şairinin deyisiyle “dört yanımız puşt
zulası”. Böylesi çetin bir süreçte mücadeleye perspektif sunması gereken “kadro”
ve “aydınlar” getirildiğimiz yeri sorgulayacaklarına Kürt Halkının haklı
mücadelesinin meşruiyetini ortadan kaldıran metinlerin altına imza atarak
Kürdistan’da sömürgecilerin çizdiği sınırlardan daha derin sınırlar çizerek
mücadelenin serseri mayın gibi sağa sola savrulmasına hizmet etmekteler.
Güncel olması açısından önemlidir. Mayıs ayında önce Le Monde daha sonra ise iki
ayrı batılı gazetede daha yayınlanan ve "Türkiye'de Kürt Sorununa Barışçıl
Çözüm Bildirgesi"
başlığını taşıyan, her renk ve siyasetten “şahsiyetler” ile siyasi “kadroların”,
“aydın” ve “sanatçıların” altında imzası olan metnin gündeme getirdiği tartışma
konularına biz de görüşlerimizi sunarak katkıda bulunmak istedik
Dolayısıyla tartışmanın çekirdeğini, söz konusu bildirgenin içeriği teşkil
ediyor. Söz konusu bildirge, anlaşılıyor ki uzun bir ön hazırlıktan sonra bin
kişinin imzasıyla Mayıs başlarında basına yansıdıktan sonra da en azından benim
beklediğim düzeyde ciddi bir tartışma veya tepki yaratmadı !. Birkaç ciddi
eleştiri ve değerlendirme dışında sessiz bir onay hakim.
Çoğu neredeyse çöplük üretme merkezine dönüşmüş olan Kürt Internet siteleri,
bildirgeyi haber köşelerinin en üst sıralarında vererek desteklerini
esirgemediler. Alternatif olarak oluşturulan
Kürdistan Ulusal Sorunun Çözüm Bildirgesi ise sıradan ve alay
edilircesine verildi.
Söz konusu
"Türkiye'de Kürt Sorununa Barışçıl Çözüm Bildirgesi"
bildirgesi son derece ustaca hazırlanmıştır. Keza son derece somut önerilerde de
bulunuyor(!) Bildirge, hedef şaşırtan daha ilk cümlesinde “Kürt sorununu”
“sorun” olmaktan çıkarmış bir anlatımla demokrasi havariliği gibi kendilerinin
bile inanmadıkları oyunlarla Kürtlerin kafalarını allak bulak etmek üzere
tezgahlanmış..
Yıllarını siyasetlerde geçirmiş, bunca yılın “deneyimli siyasileri”, bir donem
bağımsızlık dışındaki bütün talepleri ihanet ile özdeşleştiren dünün “militan
kadroları” ve dürüstlüklerinden kuşku duymadığımız bir yığın yurtsever neden bu
metne imza attı, bu da incelenmeye değer başka bir konu !
Yapılan öneriler, uygulanmak istenen programın ipuçlarını verdiğinden bizce çok
önemli. Zaten bir fenomen olarak Kürdistan sorunu metnin mantık örgüsünden
dışlanmış, bildirgenin son cümlesi sorunun adını koymamak için bin dereden su
getirip Kürtlerin aslında kendilerine has sorunları olmadığına kanaat getirerek,
son tahlilde bir Avrupa ve insanlık sorunu olduğunda karar kılınmış ! (Cümle
aynen şöyle- Bizce Kürt sorunu artık sadece bir Türkiye sorunu değil, bir
Orta-Doğu, bir Avrupa, bir insanlık sorunudur -DC) Doğrusu bu işlere adio
dememizi öneren, bizi sömürgeci ve emperyalist devletlerin çıkar ilişkileri ve
vicdanlarına terk eden hazin bir sonla bitiyor metin. “Kürt sorunu”nu bir Avrupa
yada dünya sorunu olarak koyarsınız çözümünün de mümkün olmadığını daha başından
ilan etmiş oluyorsunuz. “Kürt sorunu” Avrupa ve dünyanın umurunda olmadığı göre
onları karşımıza almaya da gerek yok demenin bir başka şekilde söylenmesidir.
O halde metnin son tespitine istinaden biz sorunun adını doğru koyalım:
Kürdistan Ortadoğu da 40 milyondan fazla nüfusuyla sınırları belli bir
coğrafyanın ve ülkenin adıdır. Sömürgecilerin bütün uygulamalarına rağmen
demografik sentezi % 88 ile %97 oranında homojen olan yani Kürt nüfusundan
oluşan, bu yapısıyla dikkate değer özellikler sergileyen ender ülkelerden biri.
Dünyadaki ulus devletlerin çoğu nüfus yapısı itibariyle homojen değil heterojen
özellikler sergiler[1].
O halde Kürtlerin kendi coğrafyalarında kendilerini güvenceye alacak, haklarını
koruyacak bir devlet örgütlenmesinin objektif koşulları dünyadaki bir çok ulus
devlete göre çok daha ileri bir konumdadır.
Keza
üzerindeki bütün baskılara ve dört devletin karşı politikalarına rağmen Kürt
dili dünyanın en etkili dilleri listesinin 31. sırasında yer alıyor[2].
Geçen
yüzyılın başlarında birinci dünya savaşının sonunda iradesi hilafına dörde
bölünerek boyunduruk altına alındı ve sömürgeci ilişkilerle yönetildi,
yönetiliyor. O süreçte Kürtlerin de bir devlet olarak ortaya çıkmaması Kürtlerin
siyaseti bilmiyor olmaları veya diğer uluslara göre daha geri veya daha az
milliyetçi olmalarıyla ilgili değil, (bir sürü iç zafiyetin olması Kürtlerin
neden devlet olamadığını açıklamıyor) esas olarak paylaşım savaşının yarattığı
hassas dengeler ve sonrasında da Bolşevik devrimin süreci Kemalistlerin lehine
çevirmesiyle ilgilidir. Sonuç itibariyle hem sömürgeci devletlerin hem de
emperyalistlerin ortak pazarı ve uluslararası bir sömürgesi olarak statüsü
belirlenerek Lozan da tescil edildi.. 2003 yılında ABD’nin Irak müdahalesi ile
dört sömürgeci devletten biri olan Irak devletinin Güney Kürdistan’daki
egemenliği kırılmış ve Kürtler kendi coğrafyalarında federatif bir yapıya ve
kısmi özgürlüklere kavuşmuşlardır.
O zaman Kürdistan sorunu dediğimiz sorun, onun uluslararası sömürge olmasından
kaynaklanıyor. Başka bir ifade ile Kürt ulusunun binlerce yıldır üzerinde
yaşadığı toprakların onun iradesine rağmen bölünüp parçalanması, işgal edilmesi
ve devlet olma hakkının zorla elinden alınmasıyla ilgilidir. Sömürge statüsü
uluslararası antlaşmalarla güvence altına alınan Kürdistan’daki başkaldırılar
her zaman karşılarında sömürgecilerin yanında emperyalist devletleri de
bulmuştur.
Bildirgeye başından sonuna kadar egemen olan “Kürt Sorunu” söylemi sorunun
adını koymaktan uzak laubali bir tavırdır ve bunu imzalayanların boyunlarında
kirli bir zincir olarak kalacaktır. Sömürgecilerin veya emperyalist devletlerin
“Kürt sorunu” olabilir, ama biz Kürtlerin sorunu Kürdistan sorunudur, bu da
ulusun kendi kaderini kendisinin belirleme hakkına yani kendi devletini
kurmasına denk düşer. Zaten sıralanan taleplerin içinde Kürtçe eğitim dışındaki
bütün talepler savaşın ortaya çıkardığı sonuçlardır, Kürtçe eğitim talebi ise
demokratik bir taleptir. Dolayısıyla Kürdistan sorununun Türkiyeli “demokrat” ve
sivil kuruluşların da yardımları ve desteğiyle “sorun” olmaktan çıkarılıp
Türkiye’nin “demokrasi” sorununa indirgendiği sefil bir durumla karşı
karşıyayız.
Zaten imzacılar
“Kürt sorunu artık sadece bir Türkiye sorunu değil, bir Orta-Doğu, bir
Avrupa, bir insanlık sorunudur” diyerek hem tarihimize, hem bugünümüze ve de
geleceğimize ipotek koyarak, Kürt halkının kendi kaderini kullanma hakkini gasp
etmişlerdir. Kürt halkına karşı hiç bir sorumluluk yüklenmeden ve bizi
uluslararası ilişkilerde zor duruma sokacak bir metne imza atmışlardır. Kuskusuz
bunun siyasi sonuçları Kürdistan mücadelesinin mevzilerinden tahsil edilecektir
!
Şimdi bildirgeye geri dönersek, daha birinci cümlesi şöyle bitiyor: “onurumuz
ve kimliğimizle birer Kürt olarak yaşamak, dilimizi, kültürümüzü serbestçe ifade
etmek istiyoruz” deniliyor. Ardından da “Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan
beri nüfusunun yaklaşık dörtte birini oluşturan Kürt halkının, kimliği yok
sayılmış, dili yasaklanarak kullanılması suç sayılmış, kültürü inkâr edilmiş ve
daha pek çok temel insani haklarından yoksun bırakılmıştır” deniyor.
Ard arda gelen bu iki cümle bile birbirini dışlayan belirmeler içeriyor.
Cumhuriyet'in kuruluşundan beri Kürtlerin kimliği yok sayıp, dilini yasaklayan,
kültürünü inkar eden bir devlette hangi onur ve kimlikle yaşayacaksınız ? Arada
gecen 90 yıllık uygulamalara rağmen, devletin niteliğine ilişkin bir resim
oluşmuyorsa, tersine karşı tarafın hiç bir iyi niyeti ortada yokken tek taraflı
iyi niyet gösterilerinde bulunmanın adi Kürt muhalefetini devletin kucağına
oturtmaktan başka bir şey değildir. Bu böyle biline !
Yine iyi
bilinmeli ki Türk devleti resmi söyleminden ve Kemalizmden zerre kadar taviz
vermeyeceğini hergün Kürt katlede katlede en yetkili ağızlardan ortaya koyuyor.
Kürdistan’daki 20 yıllık savaş ile Türk toplumunu bütünüyle arkasına alan devlet
Kürtlerle ilgili hiç bir gerçeğe yanaşmamakta, AB ve ABD’nin istem ve ricalarına
ve Kürtlerin dilenci mırıltılarına rağmen Kürt dili üzerindeki baskılarından da
zerrece taviz vermemekte ve vermeyecektir de. Türk devleti için Kürtlere ilişkin
bir gerçeklik yoktur. Alt-üst kimlik tartışmaları, anayasal vatandaşlık gibi
söylemlerin hepsi Kürtleri sahte umutlarla oyalayarak Kürt kimliğini tamamen
eritmeyi, Kürt gerçekliğini ortadan kaldırmayı amaçlamaktadır.
Dünya dengelerinin değiştiğini, mücadele araçlarının da değişmesi gerektiğinden
dem vuran ve
“Kürt
Meselesi”ni sırtında bir kambur olarak gören ve bu yükten neye mal olursa olsun
kurtulmak isteyen Kürt kadroları ve siyasal güçleri taleplerini sürekli
aşağılara çekerek sadaka verenin olmadığı bir ortamda işi dilenciliğe
vurmuşlardır. Bu yapısıyla ne Türk devleti ne de AB ve ABD tarafından kabul
görmeleri de mümkün değildir.
20 yıl boyunca süren “silahlı kargaşa”, bugün Kürdistan’da, omuzlanması son
derece zor yeni sorunlar ve olgular ortaya çıkarmıştır. Namlunun nişangahına
Kürtlerin umutlarının oturtulduğu bu süreç ortalıkta umutları kırılmış,
değerleri dejenere olmuş, mücadeleye zerre kadar inancı kalmamış binlerce yorgun
ve pişman kadro bırakmıştır. Mücadeleye ve silahlara veda eden bu kadroları
suçlamıyorum, nihayetinde içlerinde bir çoğu işleyen kontra programın
mağdurlarıdırlar da. Bu anlamda kaybettikleri hayatlarını yaşama “hak”larını da
anlıyorum, ancak, Kürt halkının kaderine ipotek atacak bu tür metinleri
sorumsuzca imzalamaya hakları yoktur.
Unutulmamalıdır ki Türk devletinin bizden istediği Türk devletini devletimiz,
bayrağını bayrağımız kabullenip kutsamamız ve Kürdistan’ın parçalanmışlığı
üzerine oturtulan Misak-I Milliyi savunmamızdır. Bildirgede ifade edilen
sınırların sorgulanmayacağı ifadesi imzacıların Türk devletinin hassasiyetlerini
Kürt Halkının çıplak gerçekliğinin yerine geçirdiklerini, dahası sömürgeci Türk
devletine siyasi zafer olağanı sağlayan, darağaçlarında bile sömürgecilere bu
olanağı vermeyip haklılıklarını haykırarak sömürgecilere korku ve bizlere
direniş mirası bırakan Kürt liderlerini boynu bükük bırakmıştır. Açık ki
imzacılar Kürt Ulusunun kendi kaderini belirleme hakkının nasıl kullanılacağı
ile ilgili kaygılanacaklarına Türkiye’nin birlik ve beraberliği ile kaygılar
taşımaktalar. Hal böyle olunca da, yada daha açık bir ifade ile imzacılar
Türkiye’nin güvenlik ve demokratikleşme kaygıları ile hareket edip Türkiyeli
“demokratik” güçlerin kuyruğuna takılınca bunları artık Kürdistani aydın veya
kadrodan da saymamak gerekir.
Uygulanan uzun vadeli ve uçları Kürdistan’da sürdürülen 20 yıllık savaşın
program hedefleridir. 20 yıl boyunca sömürgecilerin üzerine patent vurduğu
silahlarla oynanan “gerillacılık” ile gelinen yer Kürdistan’ın yangın yerine
çevrilmesi, insansızlaştırılması, Kürt siyasal kadroları ve kitlesinin kapsamlı
bir maniplasyon ile beyinlerinin darmadağın edilerek mücadeleye ilişkin
umutlarının bitirilmesi, program hedeflerinin aşağılara çekilmesi,
örgütlenmelerinin dağıtılması gibi sonuçlar elde edilmek istenmiş ve bunda büyük
oranda başarılı olunmuştur. Kürt hareketinin bütün potansiyeli ortaya çıkarılıp
PKK ile özdeşleşmesi sağlandıktan sonra da Kürtler demokratik cumhuriyetin
erdemlerine alıştırılmaya başladılar. Yakılıp yıkılan Kürt coğrafyası,
insansızlaştırma ve 35 binin üzerinde Kürt özgürlük savaşçısının cesetlerine
basa basa demokratik cumhuriyet tezi inşa edildi. Kürt, Kürdistan gibi kavramlar
bizzat Kürt cephesinde suç kavramları olmaya başladı. Türkiyelilik esastır ve
Kürtlerin kendi kaderini belirleme hakki ilkel milliyetçilik olarak lanetlenip
mahkum edilmelidir. Varsa yoksa Türk demokrasisi güçlendirilip kollanmalıydı.
İtiraf etmek gerekir ki devlet bu konuda oldukça iyi bir mesafe kat etmiştir.
Gelinen yerde artık Öcalan yalnız değil, kına yakılsın, bir sürü Öcalan
ortalıkta kol geziyor.
O halde bugün getirildiğimiz süreç Kürt örgütleri ve aydınlarının gözlemciliği
ve sessiz onayıyla olmuştur. Kimse bunda kendini aklamaya kalkışmasın, hepimizin
sorumluluğu mevcuttur. Devlet PKK ile birlikte Kürdistan’da 20 yıldır bir savaş
yürütüyor. PKK’nin ne yaptığı belli, o konuda şüphe yok, ancak radikal
bağımsızlıkçı akımları, kendilerini PKK karşıtlığı temelinde tanımlamaya özen
gösteren diğer legal hareketleri anlamak zor. Daha doğru bir ifade ile, esasta
PKK den hiçte farklı olmadıklarını, kendilerini ve kitlelerini aldattıklarını bu
bildirge ile bir kez daha da anlamış olduk. Bu hareketlerin bir çok önder
kadroları bugün 1000 kişilik bildirgeye imza atarak hem geçmiş siyasal
süreçlerini, radikal bağımsızlıkçı düşünceleri ret etmişlerdir, hem de başkana
hizmet için kollarını sıvamışlardır. Bunları belki yazımızın ikinci bölümünde
değerlendirmek olanaklı olabilir.
Demokrasi ve insan hakları söylemi üzerine …..
Bir iki kavram daha var ki son derece tehlikelidir ve söyleyeni vuran
cinstendir, örneğin demokrasi ve insan hakları gibi kavramlar. Dünya
dengelerinin değiştiğinden ve yeni gerçekliğe uygun siyaset üretmek adına
dillerine pelesenk ettikleri insan hakları ve demokrasi kavramı üzerinde de
biraz duralım.
Demokrasi kavramının yaklaşık 2500 yıllık henüz bitmeyen felsefik yolculuğunu
bir kenara bırakıp günümüz koşullarında yani kapitalizm cağında ne anlama ifade
ettiğine bakalım.
Demokrasi, kavramın ilk elde ifade ettiğinden daha cazibeli, bir o kadar güçlü
ve tehlikeli bir araçtır[3].
Gücü ve cazibesi her toplumsal güce, tercih ve istekleri doğrultusunda bir yaşam
sunma sözü vermesinden kaynaklanıyor. Yani insanlara içinde yaşadıkları
toplumsal gerçekliği ortak eylemle istek ve arzuları doğrultusunda dönüştürmeyi
vaat etmektedir. Antik Yunan demokrasisinde kararı veren halktır (eski yunan da
dimos=halk ve kratos= güç, iktidar kısaca devlet demektir). Dönemin Atina
etrafındaki 10 aşiretinin üyeleri kura usulü ile 500ler meclisine seçilir ve
toplum için ne yapılacağını tartışır ve alınan kararlar doğrultusunda uygulamaya
geçerlerdi. Halkın kendi kendini doğrudan yönetmesi, kendi güncel ve siyasal
yaşamlarını sıkıca eline alan bir olgu söz konusuydu. Antik Yunan demokrasisinde
siyasal yaşam bu kadar yalındı.
Atina
demokrasisi gücü ve prestijinin zirvesindeyken Sokrates gibi bir düşünce adamını
ölüme mahkum ederek nemenem bir şey olduğunu da göstermişti. Platon tam da
bundan dolayı bu sistemi reddedip “demokrasi” karşıtı bir siyasal felsefe ile
ortaya çıkmıştı.
Günümüz
demokrasisi ise antik cağ yunan demokrasisi ile karsılaştırılmayacak kadar
değişiklikler geçirmiş, daha az cazibeli, belki de çok daha karmaşıktır. Modern
dünyanın demokrasilerini çekicilikten uzak kılan ve karmaşıklaştıran olgu
kapitalizm ile birlikte modern temsili demokrasinin de artık ekonomik ilişkiler
ile belirleniyor olmasından kaynaklanıyor. Tam da bundan dolayı burjuva
demokrasisi üst düzeyde servet birikimini varsayar. Başka turlu söylersek
toplumsal formasyonda ekonomik temel güçlendikçe bu temelin üzerinde yükseldiği
siyasal ve entelektüel ilişkiler ağı da daha güçlenmiş olur. Yani toplumsal
olarak üretilen servet ile demokrasi arasında doğrudan bir ilişki söz konusudur.
Kapitalizm dünyaya yayıldıkça, dünya modernleştikçe ve globalleştikçe (ki kimi
sosyologlar kapitalizmin globalleşme ile bir dünya sistemi haline geldiğini de
iddia etmekteler) dünyanın diğer alanlarına da kapitalist ilişkiler egemen
oldukça merkez ve çevre-yarı çevre ülkeler arasındaki ilişkiler de belirlenmeye
başladı. İlk kesifler, işgal, Avrupa sömürgelerinin oluşturulması, sömürge
edinmek için başlayan vahşi savaşlar ve nihayet bütün yerküre batının
egemenliğine alındıktan ve ekonomik ilişkiler ile merkeze bağlandıktan sonra
sömürgelere siyasi bağımsızlıklarının verilmesi ile sistem kendini yeniden
üretmeye devam etti. Özellikle sömürgelerden taşınan zenginliklerin yanına
ikinci dünya savasından sonraki teknolojik devrimlerle üretim daha da artmış,
ancak buna paralel olarak merkez ve çevre –yarı çevre arasındaki eşitsizlikler
de atbaşı gitmiştir. Dünyanın zenginliği 1950’den bu yana 6 kat artarken,
dünyanın 174 ülkesinden 100’ünde kişi başına düşen gelir geriledi ve yaşam
uzunluğu küçüldü. Bir kutupta bunlar olurken, karşı kutupta hârika şeyler
oluyordu elbette: Dünyanın en zengin üç kişisinin serveti en yoksul 48 ülkenin
milli gelirinden daha büyüktü, en zengin 15 kişinin serveti de Kara Afrika’nın
Milli gelirinden fazlaydı. En zengin 84 kişinin serveti de 1.2 milyar nüfuslu
Çin Halk Cumhuriyetinin milli gelirinden fazladır[4]!
Batının
20–30 ülkesinde burjuva demokrasisi işlerken dünyanın geriye kalan ülkelerinde
parlamenter sistemin neden işleyemediğine yukarıdaki rakamlar iyi bir cevaptır.
O halde kişi başına milli geliri 30- 40 bin dolar olan bir ülke ile yine kişi
başına milli geliri 2-3 bin dolar olan bir ülke eşit şartlarda demokrasi oyunu
oynayamazlar. Keza demokrasi yalnızca gelişmiş batılı devletlerde parlamenter
sistemin olağan işleyişi, gelir grupları arasındaki eşitsizliklerin giderilmesi[5],
sosyal adaletin sağlanması gibi olgular (refah devleti) değil, aynı zamanda
çevre ve yarı çevre ülkelere karşı çıkarları gerektirdiği zaman kullanılan
diplomatik araçlardır da. Demek ki demokrasi ve insan hakları oyunu yalnızca
merkezden çevreye ve yarı çevreye doğru oynanan çıkarlara uygun olarak gündeme
gelen kurallarını ve koşullarını her zaman merkezin belirlediği ve tersi mümkün
olmayan tehlikeli bir oyundur. Tersini oynamaya kalkanlara bir bumerang gibi
dönüp vurmaya baslar.
Konuyu daha anlaşılır kılmak, demokratik kurum ve gelenekler ile ekonomik
gelişmişlik arasındaki karşılıklı ilişkiyi göstermek açısından dünyanın değişik
bölgelerinden farklı örnekler yerinde olacaktır. Örneğin batının en gelişmiş ve
oturmuş 5 büyük demokrasisinin (ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya)
gelişme özellikleri birbirine çok benzedikleri gibi ayni şekilde Balkanlar,
güney Avrupa ve Latin Amerika ülkelerinin sanayileşme modeli, zamanı ve burjuva
demokrasisine geçiş denemeleri de çarpıcı benzerlikler sunarlar. Gelişmiş 5
büyük devletin demokrasi tarihleri ile sanayileşme modeli ve zamanlaması
açısından bakıldığında bunlardan özellikle ABD ve İngiltere 18.yy’ın son çeyreği
ile 19 yüzyılda sanayileşmişler, Balkanlar, güney Avrupa ve Latin Amerika
ülkeleri ise büyük imparatorlukların (İspanyol, Osmanlı imp.) boyunduruğundan
ancak 19. yy in sonlarında kurtulmuşlar ve siyasal bağımsızlıklarını
kazanmışlardır. Siyasal bağımsızlıklarını elde eder etmez batı tipi temsili
demokrasilere geçiş denemelerine başlamışlardır. Yunan devrimi konunun
anlaşılması açısından oldukça çarpıcı bir örnektir. Yunan devriminin başladığı
1821 den sonra ilk anayasa 1822 yılında devrim anayasası niteliğindeki “Yunan
Geçici Anayasası”dır. Devrimi dış destekten yoksun bırakmamak için dönemin
Fransız anayasasının başlıkları kopya edilerek kaleme alınan kısa bir metindir.
Daha sonraki anayasa metni ise 1864 tarihlidir. Bu anayasa metni dönem
itibariyle Amerikan anayasası ile birlikte burjuva demokrasisi adına batıdaki en
ileri iki anayasadan biridir.
Ancak Yunanistan bütün bir 19 yy boyunca özellikle dış borçlarla ayakta kalan
bir ülkedir. Yalnızca Yunanistan değil, Balkanlar ve Latin Amerika ülkeleri
burjuva demokrasisine geçmeye çabaladılarsa da ekonomik yapıları ve sanayileşme
düzeyi bu demokrasiyi kaldıracak olgunluğa ulaşmamıştı. Oyüzden 19.yy
ortalarından itibaren hep kesintilere uğramış, askeri diktatörlerin darbelerine,
uygulamalarına maruz kalmış, ancak özellikle 2.paylaşım savaşı ve sonrası soğuk
savaş dönemde sanayileşmede ilerlemeler gerçekleştirerek 70li yılların sonunda
diktatörleri devirerek temsili demokrasiye geçebilmişlerdir. Yunanistan
kurulduğundan beri 6 kez anayasa değiştirmiş, ikinci anayasası (1864) ile 4. ve
5. anayasa (1975 -1986) arasında çok büyük farklar olmamasına karşın 1864
anayasasının öngördüğü temsili demokratik kurumların uygulanabilmesi için
yaklaşık 120 yıl gibi bir zamanın geçmesi gerekecekti.
Yine beş büyük demokrasiden örneğin Fransa ve Almanya üçer kez anayasa
değişikliğine gitmiş, Almanya 3 kez Fransa ise 5 kez cumhuriyet ilan ederek
bugünkü temsili demokrasiye ulaşmışlar, ABD anayasası ise kaleme alındığından
beri hiç bir değişikliğe uğramadan günümüze dek süregelmiştir.
Kısaca kapitalizm batıdan dünyanın diğer geri kalan alanlarına yayılırken hatta
batıdaki gelişmesi bile eşitsiz ve karmaşık bir süreç izlemiştir. Bugün
dünyadaki devletlerin ezici çoğunluğunun adları demokrasi ve cumhuriyet
sıfatları ile birlikte anılır. Oysa burjuva demokrasisi gelişmiş batıya özgü bir
olgu olma özelliğini hala koruyor. Bu anlamda adlarında demokrasi taşısalar da
dünyadaki devletlerin çoğu demokrasiyi de insan haklarını da tanımamakta,
koruyup kollayacak alt yapıya ve kültürel ortama sahip değildirler.
Bütün bunları anlatmamızın nedeni demokratik bir zeminde (yani Türk demokrasisi
içinde) “Kürt Sorunu”nun çözüleceğini propagandaya çıkaranların sadece devlet
destekli geniş kapsamlı bir maniplasyon ve sersemletme programının taşıyıcıları
olmakla kalmayıp, aynı zamanda tarih ve toplum
konularında da son derece dikkatsiz gözlemciler olduklarını anlatmak içindir.
Batı ile adındaki cumhuriyet kavramı dışında esasa ilişkin hiç bir konuda ortak
özellikleri olmayan Türkiye’nin demokratikleşmesinin verileri nelerdir?
Gerçekten bu bayların açıklaması lazım. Toplumun tepeden tırnağa askerleştiği,
muhalif her sesin linç edildiği, “aydın“, “sanatçı”, “sendikacı”ların silah
altına alınmayı bekledikleri bir ülkede hangi dinamiklerle sözünü ettikleri
demokrasiyi oluşturacaklar?
18/06/08