Güncel Kurdistan: Puşt Zulası
Di: 18.06.2008 Sehet: 02:54

Dara Cibran    

    Talihsiz ve haksız bir süreçten geçiyoruz. Kürdistan bağımsızlık mücadelesi karanlık dehlizlerde boğduruluyor. Kürt kitlesi ve kadroları sersemletilip düşlerimiz ve değerlerimiz heba ediliyor. Şairinin deyisiyle “dört yanımız puşt zulası”. Böylesi çetin bir süreçte mücadeleye perspektif sunması gereken “kadro” ve “aydınlar” getirildiğimiz yeri sorgulayacaklarına Kürt Halkının haklı mücadelesinin meşruiyetini ortadan kaldıran metinlerin altına imza atarak Kürdistan’da sömürgecilerin çizdiği sınırlardan daha derin sınırlar çizerek mücadelenin serseri mayın gibi sağa sola savrulmasına hizmet etmekteler.



    Güncel olması açısından önemlidir. Mayıs ayında önce Le Monde daha sonra ise iki ayrı batılı gazetede daha yayınlanan ve "Türkiye'de Kürt Sorununa Barışçıl Çözüm Bildirgesi" başlığını taşıyan, her renk ve siyasetten “şahsiyetler” ile siyasi “kadroların”, “aydın” ve “sanatçıların” altında imzası olan metnin gündeme getirdiği tartışma konularına biz de görüşlerimizi sunarak katkıda bulunmak istedik

    Dolayısıyla tartışmanın çekirdeğini, söz konusu bildirgenin içeriği teşkil ediyor. Söz konusu bildirge, anlaşılıyor ki uzun bir ön hazırlıktan sonra bin kişinin imzasıyla Mayıs başlarında basına yansıdıktan sonra da  en azından benim beklediğim düzeyde ciddi bir tartışma veya tepki yaratmadı !. Birkaç ciddi eleştiri ve değerlendirme dışında sessiz bir onay hakim.

    Çoğu neredeyse çöplük üretme merkezine dönüşmüş olan Kürt Internet siteleri, bildirgeyi haber köşelerinin en üst sıralarında vererek desteklerini esirgemediler. Alternatif olarak oluşturulan Kürdistan Ulusal Sorunun Çözüm Bildirgesi ise sıradan ve alay edilircesine verildi.

    Söz konusu "Türkiye'de Kürt Sorununa Barışçıl Çözüm Bildirgesi" bildirgesi son derece ustaca hazırlanmıştır. Keza son derece somut önerilerde de bulunuyor(!) Bildirge, hedef şaşırtan daha ilk cümlesinde “Kürt  sorununu” “sorun” olmaktan çıkarmış bir anlatımla demokrasi havariliği gibi kendilerinin bile inanmadıkları oyunlarla Kürtlerin kafalarını allak bulak etmek üzere tezgahlanmış..

    Yıllarını siyasetlerde geçirmiş, bunca yılın “deneyimli   siyasileri”, bir donem bağımsızlık dışındaki bütün talepleri ihanet ile özdeşleştiren dünün “militan kadroları” ve dürüstlüklerinden kuşku duymadığımız bir yığın yurtsever neden bu metne imza attı, bu da incelenmeye değer başka bir konu !

    Yapılan öneriler, uygulanmak istenen programın ipuçlarını verdiğinden bizce çok önemli. Zaten bir fenomen olarak Kürdistan sorunu metnin mantık örgüsünden dışlanmış, bildirgenin son cümlesi sorunun adını koymamak için bin dereden su getirip Kürtlerin aslında kendilerine has sorunları olmadığına kanaat getirerek, son tahlilde bir Avrupa ve insanlık sorunu olduğunda karar kılınmış ! (Cümle aynen şöyle- Bizce Kürt sorunu artık sadece bir Türkiye sorunu değil, bir Orta-Doğu, bir Avrupa, bir insanlık sorunudur -DC) Doğrusu bu işlere adio dememizi öneren, bizi sömürgeci ve emperyalist devletlerin çıkar ilişkileri ve vicdanlarına terk eden hazin bir sonla bitiyor metin. “Kürt sorunu”nu bir Avrupa yada dünya sorunu olarak koyarsınız çözümünün de mümkün olmadığını daha başından ilan etmiş oluyorsunuz. “Kürt sorunu” Avrupa ve dünyanın umurunda olmadığı göre onları karşımıza almaya da gerek yok demenin bir başka şekilde söylenmesidir.

    O halde metnin son tespitine istinaden biz  sorunun adını doğru koyalım: Kürdistan Ortadoğu da 40 milyondan fazla nüfusuyla sınırları belli bir coğrafyanın ve ülkenin adıdır. Sömürgecilerin bütün uygulamalarına rağmen demografik sentezi % 88 ile %97 oranında homojen olan yani Kürt  nüfusundan oluşan, bu yapısıyla dikkate değer özellikler sergileyen ender ülkelerden biri. Dünyadaki ulus devletlerin çoğu nüfus yapısı itibariyle homojen değil heterojen özellikler sergiler[1]. O halde Kürtlerin kendi coğrafyalarında kendilerini güvenceye alacak, haklarını koruyacak bir devlet örgütlenmesinin objektif koşulları dünyadaki bir çok ulus devlete göre çok daha ileri bir konumdadır.

Keza üzerindeki bütün baskılara ve dört devletin karşı politikalarına rağmen Kürt dili dünyanın en etkili dilleri listesinin 31. sırasında yer alıyor[2]

Geçen yüzyılın başlarında birinci dünya savaşının sonunda iradesi hilafına dörde bölünerek boyunduruk altına alındı ve sömürgeci ilişkilerle yönetildi, yönetiliyor. O süreçte Kürtlerin de bir devlet olarak ortaya çıkmaması Kürtlerin siyaseti bilmiyor olmaları veya diğer uluslara göre daha geri veya daha az milliyetçi olmalarıyla ilgili değil, (bir sürü iç zafiyetin olması Kürtlerin neden devlet olamadığını açıklamıyor) esas olarak paylaşım savaşının yarattığı hassas dengeler ve sonrasında da Bolşevik devrimin süreci Kemalistlerin lehine çevirmesiyle ilgilidir. Sonuç itibariyle hem sömürgeci devletlerin hem de emperyalistlerin ortak pazarı ve uluslararası bir sömürgesi olarak statüsü belirlenerek Lozan da tescil edildi.. 2003 yılında ABD’nin Irak müdahalesi ile dört sömürgeci devletten biri olan Irak devletinin Güney Kürdistan’daki egemenliği kırılmış ve Kürtler kendi coğrafyalarında federatif bir yapıya ve kısmi özgürlüklere kavuşmuşlardır.

    O zaman Kürdistan sorunu dediğimiz sorun, onun uluslararası sömürge olmasından kaynaklanıyor. Başka bir ifade ile Kürt ulusunun binlerce yıldır üzerinde yaşadığı toprakların onun iradesine rağmen bölünüp parçalanması, işgal edilmesi ve devlet olma hakkının zorla elinden alınmasıyla ilgilidir. Sömürge statüsü uluslararası antlaşmalarla güvence altına alınan Kürdistan’daki başkaldırılar her zaman karşılarında sömürgecilerin yanında emperyalist devletleri de bulmuştur.

    Bildirgeye başından sonuna kadar egemen olan “Kürt  Sorunu” söylemi sorunun adını koymaktan uzak laubali bir tavırdır ve bunu imzalayanların boyunlarında kirli bir zincir olarak kalacaktır. Sömürgecilerin veya emperyalist devletlerin “Kürt sorunu” olabilir, ama biz Kürtlerin sorunu Kürdistan sorunudur, bu da ulusun kendi kaderini kendisinin belirleme hakkına yani kendi devletini kurmasına denk düşer. Zaten sıralanan taleplerin içinde Kürtçe eğitim dışındaki bütün talepler savaşın ortaya çıkardığı sonuçlardır, Kürtçe eğitim talebi ise demokratik bir taleptir. Dolayısıyla Kürdistan sorununun Türkiyeli “demokrat” ve sivil kuruluşların da yardımları ve desteğiyle “sorun” olmaktan çıkarılıp Türkiye’nin “demokrasi” sorununa indirgendiği sefil bir durumla karşı karşıyayız.

    Zaten imzacılar “Kürt sorunu artık sadece bir Türkiye sorunu değil, bir Orta-Doğu, bir Avrupa, bir insanlık sorunudur” diyerek hem tarihimize, hem bugünümüze ve de geleceğimize ipotek koyarak, Kürt  halkının kendi kaderini kullanma hakkini gasp etmişlerdir. Kürt  halkına karşı hiç bir sorumluluk yüklenmeden ve bizi uluslararası ilişkilerde zor duruma sokacak bir metne imza atmışlardır. Kuskusuz bunun siyasi sonuçları Kürdistan mücadelesinin mevzilerinden tahsil edilecektir !

    Şimdi bildirgeye geri dönersek, daha birinci cümlesi şöyle bitiyor: “onurumuz ve kimliğimizle birer Kürt olarak yaşamak, dilimizi, kültürümüzü serbestçe ifade etmek istiyoruz” deniliyor. Ardından da “Türkiye Cumhuriyeti'nin kuruluşundan beri nüfusunun yaklaşık dörtte birini oluşturan Kürt halkının, kimliği yok sayılmış, dili yasaklanarak kullanılması suç sayılmış, kültürü inkâr edilmiş ve daha pek çok temel insani haklarından yoksun bırakılmıştır” deniyor.

    Ard arda gelen bu iki cümle bile birbirini dışlayan belirmeler içeriyor. Cumhuriyet'in kuruluşundan beri Kürtlerin kimliği yok sayıp, dilini yasaklayan, kültürünü inkar eden bir devlette hangi onur ve kimlikle yaşayacaksınız ? Arada gecen 90 yıllık uygulamalara rağmen, devletin niteliğine ilişkin bir resim oluşmuyorsa, tersine karşı tarafın hiç bir iyi niyeti ortada yokken tek taraflı iyi niyet gösterilerinde bulunmanın adi Kürt muhalefetini devletin kucağına oturtmaktan başka bir şey değildir. Bu böyle biline !

Yine iyi bilinmeli ki Türk devleti resmi söyleminden ve Kemalizmden zerre kadar taviz vermeyeceğini hergün Kürt  katlede katlede en yetkili ağızlardan ortaya koyuyor. Kürdistan’daki 20 yıllık savaş ile Türk toplumunu bütünüyle arkasına alan devlet Kürtlerle ilgili hiç bir gerçeğe yanaşmamakta, AB ve ABD’nin istem ve ricalarına ve Kürtlerin dilenci mırıltılarına rağmen Kürt dili üzerindeki baskılarından da zerrece taviz vermemekte ve vermeyecektir de. Türk devleti için Kürtlere ilişkin bir gerçeklik yoktur. Alt-üst kimlik tartışmaları, anayasal vatandaşlık gibi söylemlerin hepsi Kürtleri sahte umutlarla oyalayarak Kürt kimliğini tamamen eritmeyi, Kürt gerçekliğini ortadan  kaldırmayı amaçlamaktadır.

    Dünya dengelerinin değiştiğini, mücadele araçlarının da değişmesi gerektiğinden dem vuran ve “Kürt Meselesi”ni sırtında bir kambur olarak gören ve bu yükten neye mal olursa olsun kurtulmak isteyen Kürt kadroları ve siyasal güçleri taleplerini sürekli aşağılara çekerek sadaka verenin olmadığı bir ortamda işi dilenciliğe vurmuşlardır. Bu yapısıyla ne Türk devleti ne de AB ve ABD tarafından kabul görmeleri de mümkün değildir.

    20 yıl boyunca süren “silahlı   kargaşa”, bugün Kürdistan’da, omuzlanması son derece zor yeni sorunlar ve olgular ortaya çıkarmıştır. Namlunun nişangahına Kürtlerin umutlarının oturtulduğu bu süreç ortalıkta umutları kırılmış, değerleri dejenere olmuş, mücadeleye zerre kadar inancı kalmamış binlerce yorgun ve pişman kadro bırakmıştır. Mücadeleye ve silahlara veda eden bu kadroları suçlamıyorum, nihayetinde içlerinde bir çoğu işleyen kontra programın mağdurlarıdırlar da. Bu anlamda kaybettikleri hayatlarını yaşama “hak”larını da anlıyorum, ancak, Kürt halkının kaderine ipotek atacak bu tür metinleri sorumsuzca imzalamaya hakları yoktur.

Unutulmamalıdır ki Türk devletinin bizden istediği Türk devletini devletimiz, bayrağını bayrağımız kabullenip kutsamamız ve Kürdistan’ın parçalanmışlığı üzerine oturtulan Misak-I Milliyi savunmamızdır. Bildirgede ifade edilen sınırların sorgulanmayacağı ifadesi imzacıların Türk devletinin hassasiyetlerini Kürt  Halkının çıplak gerçekliğinin yerine geçirdiklerini, dahası sömürgeci Türk devletine siyasi zafer olağanı sağlayan, darağaçlarında bile sömürgecilere bu olanağı vermeyip haklılıklarını haykırarak sömürgecilere korku ve bizlere direniş mirası bırakan Kürt liderlerini boynu bükük bırakmıştır. Açık ki imzacılar Kürt Ulusunun kendi kaderini belirleme hakkının nasıl kullanılacağı ile ilgili kaygılanacaklarına Türkiye’nin birlik ve beraberliği ile kaygılar taşımaktalar. Hal böyle olunca da, yada daha açık bir ifade ile imzacılar Türkiye’nin güvenlik ve demokratikleşme kaygıları ile hareket edip Türkiyeli “demokratik” güçlerin kuyruğuna takılınca bunları artık Kürdistani aydın veya kadrodan da saymamak gerekir.

    Uygulanan uzun vadeli ve uçları Kürdistan’da sürdürülen 20 yıllık savaşın program  hedefleridir. 20 yıl boyunca sömürgecilerin üzerine patent vurduğu silahlarla oynanan “gerillacılık” ile gelinen yer Kürdistan’ın yangın yerine çevrilmesi, insansızlaştırılması, Kürt siyasal kadroları ve kitlesinin kapsamlı bir maniplasyon ile beyinlerinin darmadağın edilerek mücadeleye ilişkin umutlarının bitirilmesi, program hedeflerinin aşağılara çekilmesi, örgütlenmelerinin dağıtılması gibi sonuçlar elde edilmek istenmiş ve bunda büyük oranda başarılı olunmuştur. Kürt hareketinin bütün potansiyeli ortaya çıkarılıp PKK ile özdeşleşmesi sağlandıktan sonra da Kürtler demokratik cumhuriyetin erdemlerine alıştırılmaya başladılar. Yakılıp yıkılan Kürt coğrafyası, insansızlaştırma ve 35 binin üzerinde Kürt özgürlük savaşçısının cesetlerine basa basa demokratik cumhuriyet tezi inşa edildi. Kürt, Kürdistan gibi kavramlar bizzat Kürt cephesinde suç kavramları olmaya başladı. Türkiyelilik esastır ve Kürtlerin kendi kaderini belirleme hakki ilkel milliyetçilik olarak lanetlenip mahkum edilmelidir. Varsa yoksa Türk demokrasisi güçlendirilip kollanmalıydı. İtiraf etmek gerekir ki devlet bu konuda oldukça iyi bir mesafe kat etmiştir. Gelinen yerde artık Öcalan yalnız değil, kına yakılsın, bir sürü Öcalan ortalıkta kol geziyor.

    O halde bugün getirildiğimiz süreç Kürt örgütleri ve aydınlarının gözlemciliği ve sessiz onayıyla olmuştur. Kimse bunda kendini aklamaya kalkışmasın, hepimizin sorumluluğu mevcuttur. Devlet PKK ile birlikte Kürdistan’da 20 yıldır bir savaş yürütüyor. PKK’nin ne yaptığı belli, o konuda şüphe yok, ancak radikal bağımsızlıkçı akımları, kendilerini PKK karşıtlığı temelinde tanımlamaya özen gösteren diğer legal hareketleri anlamak zor. Daha doğru bir ifade ile, esasta PKK den hiçte farklı olmadıklarını, kendilerini ve kitlelerini aldattıklarını bu bildirge ile bir kez daha da anlamış olduk. Bu hareketlerin bir çok önder kadroları bugün 1000 kişilik bildirgeye imza atarak hem geçmiş siyasal süreçlerini, radikal bağımsızlıkçı düşünceleri ret etmişlerdir, hem de başkana hizmet için kollarını sıvamışlardır. Bunları belki yazımızın ikinci bölümünde değerlendirmek olanaklı olabilir.

    Demokrasi ve insan hakları söylemi üzerine …..

    Bir iki kavram daha var ki son derece tehlikelidir ve söyleyeni vuran cinstendir, örneğin demokrasi ve insan hakları gibi kavramlar. Dünya dengelerinin değiştiğinden ve yeni gerçekliğe uygun siyaset üretmek adına dillerine pelesenk ettikleri insan hakları ve demokrasi kavramı üzerinde de biraz duralım.

Demokrasi kavramının yaklaşık 2500 yıllık henüz bitmeyen felsefik yolculuğunu bir kenara bırakıp günümüz koşullarında yani kapitalizm cağında ne anlama ifade ettiğine bakalım.

    Demokrasi, kavramın ilk elde ifade ettiğinden daha cazibeli, bir o kadar güçlü ve tehlikeli bir araçtır[3].  Gücü ve cazibesi her toplumsal güce, tercih ve istekleri doğrultusunda bir yaşam sunma sözü vermesinden kaynaklanıyor. Yani insanlara içinde yaşadıkları toplumsal gerçekliği ortak eylemle istek ve arzuları doğrultusunda dönüştürmeyi vaat etmektedir. Antik Yunan demokrasisinde kararı veren halktır (eski yunan da dimos=halk ve kratos= güç, iktidar kısaca devlet demektir). Dönemin Atina etrafındaki 10 aşiretinin üyeleri kura usulü ile 500ler meclisine seçilir ve toplum için ne yapılacağını tartışır ve alınan kararlar doğrultusunda uygulamaya geçerlerdi. Halkın kendi kendini  doğrudan yönetmesi,  kendi güncel ve siyasal yaşamlarını sıkıca eline alan bir olgu söz konusuydu. Antik Yunan demokrasisinde siyasal yaşam bu kadar yalındı.

Atina demokrasisi gücü ve prestijinin zirvesindeyken Sokrates gibi bir düşünce adamını ölüme mahkum ederek nemenem bir şey olduğunu da göstermişti. Platon tam da bundan dolayı bu sistemi reddedip “demokrasi” karşıtı bir siyasal felsefe ile ortaya çıkmıştı.

Günümüz demokrasisi ise antik cağ yunan demokrasisi ile karsılaştırılmayacak kadar değişiklikler geçirmiş, daha az cazibeli, belki de çok daha karmaşıktır. Modern dünyanın demokrasilerini çekicilikten uzak kılan ve karmaşıklaştıran olgu kapitalizm ile birlikte modern temsili demokrasinin de artık ekonomik ilişkiler ile belirleniyor olmasından kaynaklanıyor. Tam da bundan dolayı burjuva demokrasisi üst düzeyde servet birikimini varsayar. Başka turlu söylersek toplumsal formasyonda ekonomik temel güçlendikçe bu temelin üzerinde yükseldiği siyasal ve entelektüel ilişkiler ağı da daha güçlenmiş olur. Yani toplumsal olarak üretilen servet ile demokrasi arasında doğrudan bir ilişki söz konusudur.

    Kapitalizm dünyaya yayıldıkça, dünya modernleştikçe ve globalleştikçe (ki kimi sosyologlar kapitalizmin globalleşme ile bir dünya sistemi haline geldiğini de iddia etmekteler) dünyanın diğer alanlarına da kapitalist ilişkiler egemen oldukça merkez ve çevre-yarı çevre ülkeler arasındaki ilişkiler de belirlenmeye başladı. İlk kesifler, işgal, Avrupa sömürgelerinin oluşturulması, sömürge edinmek için başlayan vahşi savaşlar ve nihayet bütün yerküre batının egemenliğine alındıktan ve ekonomik ilişkiler ile merkeze bağlandıktan sonra sömürgelere siyasi bağımsızlıklarının verilmesi ile sistem kendini yeniden üretmeye devam etti. Özellikle sömürgelerden taşınan zenginliklerin yanına ikinci dünya savasından sonraki teknolojik devrimlerle üretim daha da artmış, ancak buna paralel olarak merkez ve çevre –yarı çevre arasındaki eşitsizlikler de atbaşı gitmiştir. Dünyanın zenginliği 1950’den bu yana 6 kat artarken, dünyanın 174 ülkesinden 100’ünde kişi başına düşen gelir geriledi ve yaşam uzunluğu küçüldü. Bir kutupta bunlar olurken, karşı kutupta hârika şeyler oluyordu elbette: Dünyanın en zengin üç kişisinin serveti en yoksul 48 ülkenin milli gelirinden daha büyüktü, en zengin 15 kişinin serveti de Kara Afrika’nın Milli gelirinden fazlaydı. En zengin 84 kişinin serveti de 1.2 milyar nüfuslu Çin Halk Cumhuriyetinin milli gelirinden fazladır[4]!

Batının 20–30 ülkesinde burjuva demokrasisi işlerken dünyanın geriye kalan ülkelerinde parlamenter sistemin neden işleyemediğine yukarıdaki rakamlar iyi bir cevaptır. O halde kişi başına milli geliri 30- 40 bin dolar olan bir ülke ile yine kişi başına milli geliri 2-3 bin dolar olan bir ülke eşit şartlarda demokrasi oyunu oynayamazlar. Keza demokrasi yalnızca gelişmiş batılı devletlerde parlamenter sistemin olağan işleyişi, gelir grupları arasındaki eşitsizliklerin giderilmesi[5], sosyal adaletin sağlanması gibi olgular (refah devleti) değil, aynı zamanda çevre ve yarı çevre ülkelere karşı çıkarları gerektirdiği zaman kullanılan diplomatik araçlardır da. Demek ki demokrasi ve insan hakları oyunu yalnızca merkezden çevreye ve yarı çevreye doğru oynanan çıkarlara uygun olarak gündeme gelen kurallarını ve koşullarını her zaman merkezin belirlediği ve tersi mümkün olmayan tehlikeli bir oyundur. Tersini oynamaya kalkanlara bir bumerang gibi dönüp vurmaya baslar. 

    Konuyu daha anlaşılır kılmak, demokratik kurum ve gelenekler ile ekonomik gelişmişlik arasındaki karşılıklı ilişkiyi göstermek açısından dünyanın değişik bölgelerinden farklı örnekler yerinde olacaktır. Örneğin batının en gelişmiş ve oturmuş 5 büyük demokrasisinin (ABD, İngiltere, Fransa, Almanya ve İtalya) gelişme özellikleri birbirine çok benzedikleri gibi ayni şekilde Balkanlar, güney Avrupa ve Latin Amerika ülkelerinin sanayileşme modeli, zamanı ve burjuva demokrasisine geçiş denemeleri de çarpıcı benzerlikler sunarlar. Gelişmiş 5 büyük devletin demokrasi tarihleri ile sanayileşme modeli ve zamanlaması açısından bakıldığında bunlardan özellikle ABD ve İngiltere 18.yy’ın son çeyreği ile 19 yüzyılda sanayileşmişler, Balkanlar, güney Avrupa ve Latin Amerika ülkeleri ise büyük imparatorlukların (İspanyol, Osmanlı imp.) boyunduruğundan ancak 19. yy in sonlarında kurtulmuşlar ve siyasal bağımsızlıklarını kazanmışlardır. Siyasal bağımsızlıklarını elde eder etmez batı tipi temsili demokrasilere geçiş denemelerine başlamışlardır. Yunan devrimi konunun anlaşılması açısından oldukça çarpıcı bir örnektir. Yunan devriminin başladığı 1821 den sonra ilk anayasa 1822 yılında devrim anayasası niteliğindeki “Yunan Geçici Anayasası”dır. Devrimi dış destekten yoksun bırakmamak için dönemin Fransız anayasasının başlıkları kopya edilerek kaleme alınan kısa bir metindir. Daha sonraki anayasa metni ise 1864 tarihlidir. Bu anayasa metni dönem itibariyle Amerikan anayasası ile birlikte burjuva demokrasisi adına batıdaki en ileri iki anayasadan biridir.

    Ancak Yunanistan bütün bir 19 yy boyunca özellikle dış borçlarla ayakta kalan bir ülkedir. Yalnızca Yunanistan değil, Balkanlar ve Latin Amerika ülkeleri burjuva demokrasisine geçmeye çabaladılarsa da ekonomik yapıları ve sanayileşme düzeyi bu demokrasiyi kaldıracak olgunluğa ulaşmamıştı. Oyüzden 19.yy ortalarından itibaren hep kesintilere uğramış, askeri diktatörlerin darbelerine, uygulamalarına maruz kalmış, ancak özellikle 2.paylaşım savaşı ve sonrası soğuk savaş dönemde sanayileşmede ilerlemeler gerçekleştirerek 70li yılların sonunda diktatörleri devirerek temsili demokrasiye geçebilmişlerdir. Yunanistan kurulduğundan beri 6 kez anayasa değiştirmiş, ikinci anayasası (1864) ile 4. ve 5. anayasa (1975 -1986) arasında çok büyük farklar olmamasına karşın 1864 anayasasının öngördüğü temsili demokratik kurumların uygulanabilmesi için yaklaşık 120 yıl gibi bir zamanın geçmesi gerekecekti.

    Yine beş büyük demokrasiden örneğin Fransa ve Almanya üçer kez anayasa değişikliğine gitmiş, Almanya 3 kez Fransa ise 5 kez cumhuriyet ilan ederek bugünkü temsili demokrasiye ulaşmışlar, ABD anayasası ise kaleme alındığından beri hiç bir değişikliğe uğramadan günümüze dek süregelmiştir.

    Kısaca kapitalizm batıdan dünyanın diğer geri kalan alanlarına yayılırken hatta batıdaki gelişmesi bile eşitsiz ve karmaşık bir süreç izlemiştir. Bugün dünyadaki devletlerin ezici çoğunluğunun adları demokrasi ve cumhuriyet sıfatları ile birlikte anılır. Oysa burjuva demokrasisi gelişmiş batıya özgü bir olgu olma özelliğini hala koruyor. Bu anlamda adlarında demokrasi taşısalar da dünyadaki devletlerin çoğu demokrasiyi de insan haklarını da tanımamakta, koruyup kollayacak alt yapıya ve kültürel ortama sahip değildirler.

    Bütün bunları anlatmamızın nedeni demokratik bir zeminde (yani Türk demokrasisi içinde) “Kürt Sorunu”nun çözüleceğini propagandaya çıkaranların sadece devlet destekli geniş kapsamlı bir maniplasyon ve sersemletme programının taşıyıcıları olmakla kalmayıp, aynı zamanda tarih ve toplum konularında da son derece dikkatsiz gözlemciler olduklarını anlatmak içindir. Batı ile adındaki cumhuriyet kavramı dışında esasa ilişkin hiç bir konuda ortak özellikleri olmayan  Türkiye’nin demokratikleşmesinin verileri nelerdir? Gerçekten bu bayların açıklaması lazım. Toplumun tepeden tırnağa askerleştiği, muhalif her sesin linç edildiği, “aydın“, “sanatçı”, “sendikacı”ların  silah altına alınmayı bekledikleri bir ülkede hangi dinamiklerle sözünü ettikleri demokrasiyi oluşturacaklar? 

18/06/08

 


 


[1] Bir arastirmaya gore dunyadaki 132 ulus devletten (arastirmaya 132 ulke dahil edilmis) sadece 12 tanesi (yani %9 u) homojen ozellikler sergilerken 25 tanesi (%18,9 u) bir etnik grubun ezici cogunlugunu tasiyor (toplam nufusun %90 inin ustunde bir oranla) . Geriye kalan diger 25 ulkedeki hakim etnik grup ise nufusun %75 -89 unu olusturuyor. 31 devletteki hakim ulusal grup toplam nufusun %50 -74 oraninda. Orneklemin geriye kalan diger 39 ulkesinde ise ulusal hakim grup toplam nufusun % 50 bile ulasamiyor.( W. Connor, „Nation Building or Nation Destroying“ World Politics, 24 (1972) pp 319-355).

[2] Fransizca yayin yapan Le Français Dans Le Monde dergisi

[3] John Dunn, Democracy, Oxford University Press, 1994, p VII,

[5] Bundan 6-7 yıl önce İstanbul’daki en düşük ve en yüksek gelir grupları arasındaki fark oransal olarak 1/263 iken ayni zaman diliminde Almanya için bu fark yaklaşık ½ idi



(2321 car hatiye xwandin)
 
Lînkên pêre

Puandana nûçeyê
Puan liserhev: 3.14
Deng: 7


Tika ye, vê nivîsarê binirxîne:

Şahane
Gelek baş
Baş
Ne baş, ne xerab
Xerab


Alternatîf

Nûçeyên din ...

Özel Dosyalar